HELSİNKİ KARARI VE AB YOLUNDA YÖNTEM

Yıl: 3 Sayı:25
Ocak 2000

< önceki

 
 
Talat SARAL
 
HELSİNKİ KARARI VE AB YOLUNDA YÖNTEM
  
            NEDEN TÜRKİYE’YE ADAYLIK? 

            10-11 Aralık 1999 tarihli AB’nin Helsinki Zirvesinde Türkiye’ye nihayet aday ülke statüsü tanınması, iki yıllık sorunlu ve zorunlu aradan sonra, Türkiye-AB ilişkilerinde yepyeni bir dönemin başlangıcı oldu. Bu kararın çeşitli nedenleri üzerinde durulmaktadır. Bunların başlıcalarını şu şekilde özetleyebiliriz:

            1. Aralık 1997’de Lüksenburg Zirvesiyle Türkiye’yi adeta dışlayan AB, Türkiye’nin ilişkileri dondurma tepkisi üzerine beklenmedik bir şok yaşamış ve bu hatasını düzeltme ihtiyacı duymuştur.

            2. Son iki yılda Türkiye’de ve AB ülkelerinde siyasal ve ekonomik alanda yaşanan olumlu gelişmeler, Türkiye’nin AB nezdindeki önemini daha da arttırmış, Türkiye’ye bakış açısını değiştirmiştir.

            3. AB üyesi Yunanistan’la mevcut Kıbrıs ve Ege sorunlarımızın, Türkiye’nin dışlanması yoluyla çözümlenmesinin mümkün olmadığı gerçeğini AB nihayet görebilmiştir.

            4. Eskiden Batı ittifakının bir kanat ülkesi olan Türkiye’nin, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra ortaya çıkan Avrasya gerçeğinin odak noktası konumuna gelmesi ve bu bağlamda Orta Asya’daki doğal zenginliklerin dünya pazarlarına açılmasında kilit ülke niteliği kazanması (bunun son örneği imzalanan Bakü-Ceyhan antlaşmasıdır), bu zenginliklere bağımlı AB yönünden Türkiye’nin vazgeçilmez niteliğini bir kere daha ortaya çıkarmıştır.

            5. Bir süper güç olma iddiasındaki AB; Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu üçgeninde Türkiye gibi söz sahibi bir ülkeyi kazanarak, bu bölgedeki etkinliğini ve rekabet gücünü arttırmak istemektedir. AB bunu, sadece Güney Kıbrıs’ı bir sorunlar yumağı içinde bünyesine katarak başaramıyacağını da anlamıştır.

            6. AB’ne yönelik olan ve büyük bir gerçek payı taşıyan “Hıristiyan Klübü” suçlaması; AB’ne, Türkiye gibi laik müslüman bir ülkeyi bünyesine alma ve radikal islama karşı ılımlı ve uyumlu tek örneği güçlendirme anlayışına itmiştir.

            7. Teröristbaşının yakalanması ile başlayan süreçte, AB’nin başlangıçtaki haksız ve fevri çıkışları, giderek bu konuda Türkiye’nin haklılığını teyid noktasına kaymıştır.

            8. ABD’nin ve özellikle Başkan Clinton’un Türkiye’ye verdiği önem, bu bağlamda Türkiye-ABD-İsrail üçgeninde gelişen stratejik işbirliği ve ABD’nin Türkiye’nin adaylığı konusundaki baskıları AB’nin kararında etkili olmuştur.

            9. Nihayet, yaşadığımız son deprem felaketinin yarattığı duygusal ortamın da etkisiyle ortaya çıkan Türk-Yunan yakınlaşması ve AB’nin bu konularda Türkiye’ye yardımcı olma isteği adaylığımıza giden yolu açmıştır.

            Bu gerekçeler, AB’nin adaylığımız konusunda olumlu bir yaklaşım içinde olduğu ve başka art niyetler taşımadığı noktasından hareketle ileri sürülmektedir. 

            AB’nin Türkiye’yi bekleme odasına alarak, “evet, fakat”  taktiği ile daha uzunca bir süre kendisine bağlayacağı, daha bağımsız hareket etmesini önleyeceği, Türkiye’nin aleyhinde işleyen GB’ni masaya getirmemizi önleyeceği, AB’nin bu yolla Türkiye’ye belli politikalarını (Ege, Kıbrıs sorunları vb.) empoze edeceği ve hatta demokratikleşme adı altında “etnik baza dayalı azınlıklar” konusunu gündeme getirerek, Türkiye’nin üniter devlet yapısına açıkça ters düşecek uygulamalara ortam hazırlayacağı şeklinde çeşitli görüşler de ileri sürülmektedir.

            Biz, geçen 36 yıllık dönemde AB ile yaşadığımız pek çok acı deneyimlere rağmen bu konularda ihtiyatlı bir iyimserlik içinde olunması ve (art niyetli bir yaklaşım olsa da) Türkiye’nin bu adaylık statüsünü çok iyi değerlendirerek, esasen çözmesi gereken temel sorunlarını aşması gerektiğini düşünüyoruz.

            FIRSAT ELİMİZDE

            Helsinki zirvesinde AB’nin Türkiye’ye adaylık statüsü tanıması genelde çok olumlu karşılanmıştır. Ancak bu adaylığın ne kadar süreceği, ondan da önce masaya ne zaman oturulabileceği konusunda büyük belirsizlikler ve çok farklı görüşler mevcuttur.

            Kopenhag kriterlerinin tüm aday ülkelere eşit şekilde uygulandığını sıkça vurgulayan AB çevreleri, bu kriterlerin sadece kapsam itibariyle değil, dönem itibariyle de eşit (eş zamanlı) uygulanması gerektiği konusuna hiç değinmemektedir. Başka bir deyişle, diğer adaylara müzakere sürecinde tam üyelik takvimi için şart koşulan bu kriterler, genelde Türkiye’ye müzakere süreci öncesinde, yani masaya oturmak için dayatılmaktadır.

            Bu durum karşısında; AB’nin Türkiye’yi gerçekten uygun zamanda tam üye olarak kabul etmek istediği mi, yoksa bekleme odasında uzun süre tutma ve bu dönemde Türkiye’ye (terörist başının kurtarılması dahil) belli isteklerini kabul ettirme, halen aleyhimize işleyen GB’ni aynı şekilde sürdürme ve kriterleri bahane ederek, iç işlerimize sık sık müdahale etme fırsatını tekrar yakalamak istediği mi doğrudur?

            Bunlardan hangisinin doğru olduğunu zamanla görecek ve anlayacağız. Ancak, bu belirsiz sürenin kısaltılması ve bu fırsattan da yararlanıp, bir yandan kendimize çeki düzen verme, bir yandan da AB’nin gerçek niyetini test etme (ve varsa) oyununu bozma imkanı elimizdedir.

            Bu imkanı en iyi şekilde kullanabilmek için; sadece AB isteklerini değil, kendi ihtiyaçlarımızı da gözeterek, Kopenhag ve Maastrich kriterlerine göre yapmamız gerekenleri en kısa zamanda tamamlamalı, böylece demokrasimizi ve ekonomimizi düzlüğe çıkarmalı ve masaya oturmanın yolunu mutlaka açmalıyız.

            Hükümetin halen uygulamakta olduğu 2-3 yıllık ekonomik ve siyasal reformlar paketi  bunun  için  çok  uygun  bir  zaman  dilimidir.   Bu  pakete  AB boyutu da 

eklenerek, aynı zaman dilimi içerisinde kriterlere uygun işlerin uyumlu bir şekilde tamamlanması mümkündür. Türkiye bu dönemde başaracağı yapısal reformlarla ve üstesinden geleceği köklü değişimlerle, farklı niyette de olsa, AB’nin masasını ve kapısını çok daha güçlü bir şekilde zorlayacaktır. 

            Bu sürede bir gecikme (başta Almanya olmak üzere AB’nin lokomotifi ülkelerdeki muhalefetin karşı tutumu nedeniyle) gelecek için büyük riskler yaratabilir.

            YOL İÇİN YÖNTEM

            AB adaylığı, 36 yıllık AB maceramızda tam üyelik öncesi en önemli kilometre taşıdır. Bu yolda hedefe ulaşmak için yapılacak çok iş, talep edilecek çok şey vardır. İşlerin muhatabı devlet ve ekonomi, taleplerin muhatabı ise AB ve Türk kamuoyudur. Bu iş ve talepleri belirlemek ve hedefe doğru yola koyulmak için öncelikle çalışma yönteminin kesinlik kazanması gerekir. 

             “Yöntem için harcanan zaman israf değildir” gerçeğinden hareketle konunun bu yönü üzerinde işin başında titizlikle durmak gerekir. Aksi takdirde; çelişkiler, mükerrerlikler; zaman israfı, tempo kaybı ve haklı gerekçelerde zayıf düşme ihtimalleri ve riskleri kaçınılmaz olur. 

            KAMUDA ÖNCELİKLER

            1. Başbakanlıkta

            a) İç kabine: Başbakanın başkanlığında koalisyon ortakları ve ilgili bakanlardan oluşacak bu bir tür iç kabine, gerektiğinde toplanarak temel politikaları ve programı belirleyecek, doğabilecek pürüzleri giderecektir.

            b) AB Devlet Bakanlığı: Pek çok üye ve aday ülkede mevcut bu bakanlık, AB ile ilgili tüm çalışmaların siyasi ve teknik koordinasyonunu yapacak, işlerin mutfağını gözetecektir.

            c) AB Müsteşarlığı: İç kabineye ve Devlet Bakanlığına teknik hizmetlerin koordinasyonu konusunda hizmet verecektir. Böyle bir oluşum diplomasiye teknik destek sağlayacak, onun işini kolaylaştıracaktır. (Geçmiş deneyimlerin ışığında, bu hizmetlerin müşavirlik veya komitelerle yürümesi mümkün değildir. Böyle bir hatayı asla yapmamalıyız.)

            Bu amaçlarla, bir Devlet Bakanının (Dışişleri Bakanı dışında) münhasıran AB’den sorumlu olarak görevlendirilmesi gerekir. Ayrıca AB Müsteşarlığının kurulabilmesi ve diğer yasal önlemler için bir yetki kanunu çıkartılmalıdır.

            2. Bakanlıklarda

            Her bir bakanlık AB konusunda kendine düşecek görevi öncelikle yapacak şekilde yapılanmalı, eksiklerini gidermeli; bu konuda kendi bünyesinde ve Devlet Bakanlığı ile koordinasyonu yürütmek için, yalnızca AB işlerine bakacak bir Müsteşar Yardımcısı görevlendirmelidir. Her bakanlık teşkilatında, konunun önemine   göre  mevcut  Dış  İlişkiler/AB   Genel    Müdürlükleri    veya   Daire 

            Başkanlıklarının kadroları takviye edilmeli, mevcut olmayan birimler yetki yasası ile hızla kurulmalıdır. (Bu uygulama yaklaşımı Başbakanlığın ve Bakanlıkların bağlı ve ilgili kuruluşları için de geçerlidir.)

            3. Durum Tesbiti

            Koordinasyon çalışmalarında öncelikle AB/GB ilişkilerinde mevcut durumun (anlaşmalar, kriterler, taahhütler, talepler ve uygulama sonuçları) bir resmi çekilmeli ve tüm konu ve sorunların tasnifi yapılmalıdır. Hangi işe nereden ve nasıl başlanacağı buna göre kararlaştırılmalıdır.

            4. Öncelikler

            Durum tesbitinden, kriterlerden, yol haritasından, Türkiye’nin ihtiyaçlarından ve gerçeklerinden/temel politikalarından çıkarılacak tabloya göre ve bir takvime bağlı olarak öncelikler belirlenmelidir. Bu öncelikler, ev ödevleri ve talepler olarak iki ana başlık altında düzenlenebilir. 

            a) Ev ödevleri; Kamu ve özel kesimde Türkiye’nin yapması gereken tüm düzenlemeleri ve kamuoyundan istekleri içermelidir. 

            b) Talepler; AB’den adaylık sürecinde isteklerimizi kapsamalıdır. Bunların başında mali yardımlar gelmektedir. Bu mali yardımlar (ortaklık ve GB süreci ile GB’nin mevcudiyetinden doğanlar dahil), adaylık döneminde hedefe ulaşmak için “olmazsa olmaz” derecesinde önemli ve önceliklidir. 

            Mevcut ve sürekli aleyhimize işleyen (*) GB’ni sıfır maliyetle Türkiye’ye kabul ettiren AB, bundan doğan yükümlülüklerini adaylık sürecinde yeni bir imkan olarak sunmak istemektedir. Bu tuzağa düşmemeliyiz. Bu konuda AB önce kayıplarımızı karşılamalı ve taahhütlerini yerine getirmeli, sonra da adaylık sürecinde diğer adaylara uygulanan yardım kriterlerine Türkiye için de uymalıdır.

            5. AB mevzuatı

            Bu mevzuatın kademeli olarak ve mükerrerliklerden/hizmet ve zaman israfından kaçınarak Türkiye’ye aktarılması için AB organları ile birlikte kamu ve özel kesim işbirliği yapmalıdır.

            6. Uzman eleman yetiştirilmesi

            Dil ve AB konusunda kamunun ve önemli sivil kuruluşların nüve kadrolarını oluşturacak uzman ihtiyacı belirlenmeli ve bunların hızla yetiştirilmesi için üniversitelerle işbirliği içinde AB’ne başvurulmalıdır.

            7. Özel fon tesisi

            Her bakanlık ve kuruluşun mutad çalışma ve hizmetleri dışında, AB süreci ile ilgili ekstra harcamalar, başbakanlık bütçesi içinde yer alacak bir özel fonla finanse edilmelidir.

            8. Diğer politikalarla uyum

            Gerekli sinerjiyi yaratabilmek için adaylık sürecinde politikalar, IMF ve diğer ekonomik ve siyasal anlaşma ve projelerimizle uyumlu yürütülmelidir.

            9. Tanıtma (P+R)

            Faaliyetler, çalışmalara paralel olarak tek merkezden özlü ve uygun biçimde, medya ile de işbirliği içinde kamuoyuna duyurulmalıdır. İlgili kurum ve kuruluşların ikide bir ölçüsüz ve zamansız açıklama yapması mutlaka önlenmelidir. Bu amaçla Devlet Bakanlığı Müsteşarlığı nezdinde bir ihtisas birimi kurulmalıdır.

            ÖZEL KESİMDEN KATKI

            1. Özel sektörde organizasyon ve işbölümü

            Adaylık sürecinin başarılı geçmesi, özel sektör kuruluşlarının (TOBB, TÜSİAD, İKV vb.) bu konulardaki katkılarıyla olacaktır. Bu amaçla bu kuruluşların kendi aralarında bir daimi komisyon oluşturmaları, her sektör için ayrıca komiteler kurmaları, ilgili dış temsilciliklerini buna göre takviye etmeleri, gönüllü toplum kuruluşları ile işbirliği yapmaları, diğer aday ülke kuruluşları ile yakın temasta bulunmaları, AB Devlet Bakanlığı ve AB Müsteşarlığı ile işbirliği içinde belli görevleri üstlenmeleri ve paralel yürütmeleri gerekmektedir. (Özel sektör, üniversiteler ve medya ile yakın işbirliği içinde, özellikle iç ve dış tanıtım ve kamuoyu oluşturmada çok katkılar sağlayabilir.)

            2. Katılımcı yaklaşım

            Tüm gönüllü toplum kuruluşları, bu konuda işbirliği ve dayanışma içinde çalıştırılmalıdır. Bu amaçla, AB Devlet Bakanlığı ve Müsteşarlığı bunlarla düzenli koordinasyon toplantıları yapmalıdır. Belirlenecek temel politika uygulamalarının bu amaçla Ekonomik ve Sosyal Konsey’den geçirilmesi çok yararlı olacaktır.

            YURT DIŞINDAN YARARLANMA 

            1. AB’ndeki vatandaşlarımız

            Adaylık sürecinde çalışmalara en önemli desteği verecek güçlerden biri de özellikle AB ülkelerindeki vatandaşlarımızdır. Onların mevcut sorunları ve potansiyeli, AB’nden isteklerimiz konusunda bize en büyük imkanı verecektir. Bu bakımdan bu vatandaşlarımızın temsilcileri (mevcut Danışma Kurulu) ve ilgili diğer dernek, birlik ve kuruluşlardan da yararlanılmalıdır.

            Bu konuda öncelikle AB’nin yabancılar hukuku ve bunun uygulanması etüd ettirilmeli ve bundan yararlanarak farklılıklar ve gerekli talepler belirlenmelidir.

            2. Dış temsilciliklerimiz

            Başta AB nezdindeki daimi temsilciliğimiz olmak üzere, AB ülkelerindeki (hatta aday ülkelerdeki) elçiliklerimizi uygun şekilde takviye ederek, adaylık sürecinde onlardan (diğer asli hizmetleri yanında), en önemli bilgi ve iletişim kaynağı olarak da yararlanmalıyız.

            3. Diğer üye ve aday ülkelerle işbirliği

            AB adaylık sürecini yakın geçmişte yaşamış benzer durumdaki üye ülkeler (Yunanistan, İspanya ve Portekiz) ile halen aday bulunan ülkelerle ortak sorun ve talepler konusunda işbirliği içinde olacak şekilde hareket etmeli, bu avantajı iyi kullanmalıyız. Diğer aday ülkelere halen uygulanmakta olan yardım programlarını öncelikle belirlemeli ve bunlardan Türkiye’nin ve Türk özel sektörünün de yararlanmasını sağlamalıyız. (Türk müteahhitlik sektörüne yeni ve büyük iş imkanları sağlayabilecek olan ISPA ve SAPARD adlı programlar bunlardan sadece ikisidir.)

            Bu arada, yeni yılla birlikte AB ile başlayacak olan ve özellikle proje, mühendislik ve müteahhitlik hizmetlerimizin ihracı açısından büyük önem taşıyan, hizmetlerin serbest dolaşımı görüşmeleri için de örnek uygulamalardan yararlanarak iyi bir hazırlık yapılmalıdır.

            4. Avrasya’ya ağırlık

            AB masasına daha güçlü oturabilmek için hazırlık döneminde özellikle Balkanlar, Kafkaslar ve Türk Cumhuriyetleriyle mevcut ilişkilerimizi çok yönlü olarak geliştirmeyi esas alan bir strateji izlemeliyiz.

            5. ABD ile ilişkiler

            Bu bağlamda, özellikle Başkan Clinton’un son Türkiye ziyareti ile yeni bir boyut kazanan ABD (ve İsrail) ile ilişkilerimizi her alanda geliştirerek sürdürme kararlılığında olmalıyız. 

            Unutulmamalıdır ki, bu alanda ve bulunduğumuz coğrafyada geliştireceğimiz ilişkiler AB nezdinde gücümüzü arttıracak, bundan alacağımız kuvvet ise bu ilişkilerimize daha da destek olacaktır.

            SONUÇ

            2000’li yıllara (21. Yüzyıl’a değil) girerken Türkiye, AB adaylık statüsü ile yepyeni bir ivme kazanmıştır. AB’nin bize nihayet tanıdığı bu statünün gerekçesi ne olursa olsun, Türkiye bu fırsatı çok iyi değerlendirmelidir. Bulunduğumuz ortam ve iç-dış konjonktür, bize bu sorunları çözmede çeşitli imkanlar sunmaktadır.

            Türkiye tüm kurum, kuruluş ve kesimleriyle planlı bir şekilde tam üyeliğe kendine hazırlar ve esasen uygulanmakta bulunan siyasal ve ekonomik progrm paketine AB boyutunu da eklerse; öyle inanıyoruz ki, bir kaç yıl içinde AB ile tam üyelik takvimi için masaya oturma imkanını yakalar ve tam üyelik de bundan sonra çok uzun bir süre almaz.

            Bunun bilincinde olmamız, buna göre bir yöntem ve organizasyon planı belirlememiz bu konudaki birinci önceliği teşkil etmektedir.

            2000’li yıllara; AB üyesi, Avrasya’nın terminal ülkesi ve Dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri Türkiye ideal ve hedefiyle ve en iyi dilerlerle…
Saygılarımızla,
 

            (*)Yaptığımız hesaplara göre, 1988-1999 dönemini kapsayan gümrük indirimleri ve gümrük birliği ürecinde Türkiye’nin toplam mali kayıpları en az 10 milyar Dolardır.