ÇEVRE SORUNLARI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

Yıl: 5 Sayı:52
Nisan 2002

< önceki

 

Yusuf ŞAHİN

 

 

ÇEVRE SORUNLARI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME


            Özet. Bilim adamları, 1970’lerden bu yana, çevrenin çeşitli yönlerini açıklamaya, tahlil etmeye ve betimlemeye uğraşıyorlar. Bilim adamlarının bazısı, çalışmalarında normatif bir dil kullanıyorlar. Bu, çevre sorunlarının bilimsel olarak değerlendirilmesinde sorun yaratmaktadır. Bu makalede, bilim adamlarının betimleyici bir dil kullanmalarının gerekli olduğu ileri sürülmektedir.

 

            Abstract. Natural and social scientists are trying to explain, evaluate, and describe different aspects of environment since 1970s. Some of them are using normative language in their works. This results in a problem. Because, by using such a language, we cannot evaluate environmental problems scientifically. In this article, it is argued that scientists should use descriptive language.

 

 

            Giriş

 

            İnsanlık tarihinin her döneminde, insan etkinliklerinin çevreye zarar verdiği, endüstri devrimiyle birlikte bu zararın arttığı bilinmektedir. İnsan etkinlikleri sonucu çevreye verilen zararın, 20. yy.’ın ikinci yarısından itibaren artık insan hayatını tehdit eder boyutlara ulaştığı, çevre sorunlarının, özellikle 1960’lı yıllardan itibaren artarak devam eden bir şekilde dünyanın en önemli gündem maddelerinden birisi hâline geldiği görülmektedir. Bu dönemde, dünyanın geleceğiyle ilgili bazıları oldukça karamsar olan çalışmalar yayınlanmış, bir baskı grubu olarak çevreci hareketler oluşmaya başlamış, çevreyi asıl ilgi alanı olarak gören çevreci partiler kurulmuş, çevrenin tek gündem maddesi olarak tartışıldığı küresel ve bölgesel düzeyde konferanslar düzenlenmiştir.

 

            Bu sürecin önemli bir özelliği şudur: Çevre sorunları konusundaki veriler tek taraflı olarak sunularak çarpıtılmakta ve bütün bunlar bilimsellik adı altında yapılmaktadır. Bu tezde, öncelikle, çevre sorunlarına yaklaşım tarzımız üzerinde kısaca bilgi verilecektir. Daha sonra, çevre sorunlarının ne olduğu ve genel olarak nelerin “çevre sorunu” olarak algılandığı üzerinde durulacaktır. Üçüncü aşamada, çevre sorunu olarak görülen alanlardaki bazı verilere değinilecektir. Son olarak, çevre sorunlarına ilgi duyanların, bilgilendirmeye yönelik çalışmalarla normatif değerler içeren çalışmaları birbirinden ayırt etmelerinin gerekliliğine vurgu yapılacaktır.

 

            1. Yöntem Sorunu

 

            Çevre sorunlarını incelerken farklı disiplinlerden yararlanılabilir. Örneğin, çevre sorunlarının tarihsel olarak bir değerlendirmesi yapılabilir; çeşitli ülkelerdeki çevre sorunları ve uygulana çevre politikaları konusunda karşılaştırmalı bir tahlile girişilebilir; çevrenin farklı disiplinlerdeki anlamı üzerinde durulabilir. Aynı şekilde, seçilen disiplin içerisinde de farklı teorik yaklaşımlardan yararlanılabilir. Örneğin, çevre politikaları çerçevesindeki bir değerlendirmede, doğal hukuk teorisinden hareket edildiğinde, başka bir teoriden yola çıkarak yapacağımız bir değerlendirmeye göre bizleri daha farklı sonuçlara götürecektir.

 

            Bu makalede, çevre sorunları çerçevesinde yapacağımız değerlendirme, pozitivist teori esas alınacaktır. Buna göre, sadece olgusal yargılar alanının bilim alanı olduğunu, değer yargılar alanında ise “bilinemezlik ilkesi”nin geçerli olduğunu kabul ediyoruz. Pozitivist teoriye göre, değerler ampirik olarak bilinebilir şeyler değildir; değerler alanında ya yokluktan ya da değerlerin göreceliliğinden söz edilebilir [1].

 

            2. Çevre Sorunları

 

            “Çevre”nin birçok anlamı vardır. İster dar anlamda, “bir şeyin etrafındaki yakın yerler” [2] ister geniş anlamda “insan faaliyetleri ve canlı varlıklar üzerinde hemen ya da daha zaman içinde dolaylı ya da dolaysız bir etkide bulunabilecek fiziksel, biyolojik ve toplumsal etkenlerin belirli bir zamandaki toplamı” [3] olarak alınsın fark etmez; çevre sorunlarını her iki durumda da tanımlamak oldukça güçtür. Bu “sorun”un anlamından gelmektedir. Sorun terim olarak “(1) halli güç iş; (2) cevabı istenen soru; (3) çözülemeyen, halledilemeyen, neticelendirilemeyen şey; (4) anlaşmazlık; (5) dert, gaile; (6) mücadele; ilmi usullerle halli gereken şey” [4] anlamlarına gelmektedir. Kavramsal olarak sorun ise, “algılayan insanları rahatsız eden ve bu nedenle istenmeyen bir durum” olarak ifade etmektedir. Dolayısıyla, buna sorun, “belli bir nesnel durumla ilgili olarak kişilerin öznel değerlendirmelerine bağlı olarak onlarda beliren bir rahatsızlıktır” [5]. Kısaca, aslında, sorun olarak gördüğümüz durum, öznel bir değerlendirmedir. Dolayısıyla, “çevre sorunları” nitelemesi, “evrensel” bir olguya işaret etmez. Pozitivist teori açısından konuya bakarsak, bir şeyin çevre sorunu olarak nitelendirilmesi, değerler alanıyla ilgili bir şeydir. Bu alanda, herkesin üzerinde uzlaşabileceği bir sorunlar listesi oluşturmak imkansızdır.

 

            Ne var ki, çevreyle ilgili literatüre bakıldığında, üzerinde bir uzlaşma olmasa bile, bazı konuların çevre sorunları olduğu ileri sürülmektedir. Bir tasnife göre, çevre sorunları çerçevede en fazla dile getirilen konular şunlardır: (1) doğal kaynaklar hızla tüketilmektedir; (2) nüfus artış hızı yüksektir ve bu kıtlık sorunu yaratmaktadır; (3) türlerin nesli tükenmektedir, ormanlar ve balıklar yok edilmektedir; (4) hava ve su sürekli olarak daha fazla kirletilmektedir [6].

 

            Dünyanın geleceğiyle ilgili senaryolar, ilk defa, Roma Kulübü’nün Büyümenin Sınırları (The Limits to Growth) (1972), Paul Ehrlich’in Nüfus Bombası (The Population Bomb) (1968) gibi çalışmalarla gündeme gelmiştir. Ne var ki, bugün, bu endişelerin hiçbirisini haklı gösterecek bir delile sahip değiliz. Örneğin, birinci çalışma nüfus, beslenme, hammadde, enerji ve kirlenme konularından oluşan beş bölüme ayrılmış ve bütün bu alanlardaki sorunların çözümü için “sıfır büyüme” önerilmiştir. İkinci çalışmada ise, ülkelerin büyük bir kısmının endüstrileşemeyeceğine değinildikten sonra bu ülkelerin endüstrileşmeleri ve gelişmeleri için yardım yapılmasının savurganlık olacağı vurgulanmaktadır [7].

 

            3. Çevre Sorunları İlgili Bazı Veriler ve Değerlendirmeler

 

            Çevreyle ilgili bu ilk çalışmaların yayınlandığı dönemden bugüne kadar, enerji üretimi ve diğer doğal kaynaklar artmıştır. Buna bağlı olarak endüstriyel hammadde fiyatları düşmüştür. Örneğin, bugün, endüstriyel hammadde fiyatları, 1845 yılına göre %80 daha ucuzdur.

 

            Yine, iddiaların aksine, gıda üretimi açısından dünyanın durumu geçmişe göre daha iyidir. Birleşmiş Milletlerin verilerine göre, gelişmekte olan ülkelerdeki tarımsal üretim 1961’den sonra %52 oranında artmıştır. Ayrıca gıda fiyatları, 1800 yılındaki gıda fiyatlarına göre %90’dan daha fazla düşmüştür ve -yapılan tahminlere göre- düşmeye devam edecektir.

 

            Bazı türlerin nesillerinin tükendiği doğrudur; ancak önümüzdeki 50 yıl içinde türlerin (iddia edildiği gibi %25-50’si değil) sadece %0,7’sinin neslinin tükeneceği tahmin edilmektedir. Burada, abartılı tahminlerdeki bir yöntem hatasına dikkat çekmek gerekmektedir. Örneğin, bir yönteme göre, bir ormanın %90’ı yok olduğu zaman, oradaki canlıların %50’sinin neslinin tükeneceği varsayılmaktadır. Oysa gerçekte hayvanlar, yeni şartlara, sanılandan daha kolay uyum sağlamaktadır. Örneğin, ABD’nin doğu bölgelerindeki ormanların %98-99’u yok edilmesine rağmen, burada, sadece bir kuşun nesli tükenmiştir [8].

 

            Ayrıca, geçmiş dönemde havanın ve suyun kirliliğiyle ilgili sorunların da abartıldığı görülmektedir. Hatta bu yöndeki abartılı değerlendirmeler, “iktisadi büyüme”nin durdurulmasının bir gerekçesi olarak ileri sürülmektedir [9]. Oysa iktisadi büyüme ile çevre sorunları arasında ilgi kuran modeller de geliştirilmektedir. Buna göre, örneğin kişi başına milli geliri 8.000 ABD dolarını geçen ülkelerde çevre sorunlarının azaldığı/azalacağı ileri sürülmektedir [10]. Örneğin Londra için hava kirliliği açısından en kötü yıl 1890’dır. Bugünkü Londra, 1585’ten günümüze en temiz yıllarını yaşamaktadır [11].

 

            Thomas Malthus, gıdanın aritmetik olarak artması karşısında, nüfusun geometrik olarak arttığını ileri sürmüştü. Aynı yaklaşım, 1970’li yıllardan itibaren Modern Malthuscular tarafından dile getirilmektedir. Hem Malthus hem de onun günümüzdeki takipçileri, tahminlerinde yanılmışlardır. İnsanlar zenginleşip daha sağlıklı koşullarda yaşamaya başladıkça, ailelerin küçüldüğü ve zamanla nüfus artışının azaldığı görülmektedir. Birleşmiş Milletlerin yaptığı hesaplamalara göre, bugün nüfus artış oranı %1,26’dır. Bu oranın 2050 yılında %0,46 ve 2100 yılında %0 olacağı tahmin edilmektedir. Yani, dünyanın nüfusu, 2100 yılında, 11 milyar düzeyinde dengeye ulaşacaktır. Malthuscular, ayrıca, tarımsal teknolojilerdeki gelişmeleri dikkate almada başarısız olmuşlardır [12].

 

            Yeni Malhustçulara göre, nüfus artışının, kaynakların artışıyla uyumlu bir seviyeye indirilmesi gerekmektedir. Bu genel önermeden sonra, genel olarak nüfus artışının önlenmesini ileri sürenlerden, dünyanın kaldırabileceği ideal insan nüfusuna inilmesini ileri sürenlere kadar farklı önerilerle karşılaşmak mümkündür. Örneğin, James Lovelock’a göre, insan olmayan varlıkların ihtiyaçları da göz önüne alınarak insan denen varlığın “ideal sayısı” 500 milyona indirilmelidir. Bu ideal sayı, Arna Naess’e göre 100 milyondur [13]. Yani, adı geçen düşünürlere göre, insanlık, bu hedefe ulaşmak istiyorsa, dünyanın nüfusunu bu sayılara çekmelidir. Herkesin üzerinde uzlaşabileceği insancıl bir yöntemle altı milyarlık dünya nüfusunun aşağı çekilebileceğini ve bunun da kolay olacağını söylemek imkansızdır [14].

 

            Oysa, belli bir yerleşmede, nüfusu besleyemeyecek kadar kaynak varsa, bunun iki türlü çözümünden söz edilebilir. Birincisi, yeni kaynaklar bulunması veya varolan kaynaklardan daha fazla verim elde etmenin yollarının aranması; ikincisi ise nüfusun azaltılmasıdır. İnsanlık, oldukça uzun bir süreden bu yana birinci seçeneği hayata geçirmeye çalışmaktadır. Gelir artışıyla birlikte, nüfusun azalmaya başladığına yukarıda değinilmişti. Burada, nüfustaki azalışın “gönüllülük” esasına dayandığı söylenebilir. Ancak ikincisinde, yani nüfusun azaltılmasında, –eninde sonunda- “zor” esas olacaktır.

 

            Nüfus artışıyla ilgili tartışmaları başta olmak üzere, çevre sorunlarının olmadığı dönemlere atıfta bulunmak için sıklıkla sanayi öncesi toplumlara atıfta bulunulmaktadır. Ne var ki, bu toplumlara atıfta bulunanlar, örneğin bu toplumların nüfus sorunu nasıl kaynaklarla uyumlu hale getirdikleri üzerinde fazla durmamaktadırlar. Günümüzdeki avcı-toplayıcı gruplardan elde edilen örnekler, bu toplulukların atalarının dünyanın her yerindeki çeşitli ortamlarda nasıl hayatta kalabildikleri konusun önemli bulgular ortaya koymaktadır. Buna göre, “hem günümüzdeki hem de geçmişteki bütün avcı-toplayıcı gruplar, ellerindeki kaynakları ekosistemlerin kaldırabileceğinden daha fazla tüketmemek için, topluluklardaki insan sayısını denetim altında tutmuştur. Bu denetim, herkesin bildiği gelenekler sayesinde sağlanmıştır. Bu geleneklerin en yaygını, ikizler, bedensel engelliler ve kız çocuklarının bir kısmı gibi belirli çocuk topluluklarının öldürülmesi olmuştur. (1930’larda yapılan araştırmalar, İnuit topluluklarının kız çocuklarının yaklaşık %40’ını öldürdüğü ortaya çıkarmıştır)” [15]. Yine bu topluluklarda, “çocukların sütten kesilme sürelerinin uzatılması”, “hastalanan ya da topluluk için yük hâline gelen yaşlıların terk edilmesi”, nüfusu denetim altına almanın diğer yollarıdır.

 

            Tarihin hiçbir döneminde, (kıtlık sorundan dolayı) kaynaklar, insanoğlunun bütün istek ve arzularını karşılayacak ölçüde bol olmamıştır. İnsanoğlu ya kaynakları artırarak ve çeşitlendirerek ya da nüfusu azaltarak bu kıtlık sorununu aşmaya çalışmıştır. Kuşkusuz bundan sonraki yıllarda da, örneğin enerji alanında kullandığımız bazı kaynakların tükenmesi gibi birçok “kıtlık” sorunuyla karşılaşacağız. Burada, esasında “öznel” bir değerlendirme olan “sorun”u aşmanın yolu, felaket senaryoları yazmak ve bunu da bilimsel çalışmadır diyerek sunmak değildir.

 

            Buraya kadar genel olarak çevre sorunları etrafında yürütülen tartışmaların ampirik verilerle uyuşmayan yanları üzerinde durulmuştur. Çevre sorunları etrafında geliştirilen politikalar da, aynen çevre sorunları tartışmalarında olduğu gibi, önemli ölçüde bilgi çarpıtmasına veya bilgi eksikliğine dayanmaktadır. Bu çerçevede de, küresel ısınma etrafında yapılan tartışmalarda göz ardı edilen verilere değinmek yararlı olabilir.

 

            Küresel ısınma konusunda, kabaca, iki tür yaklaşımın varolduğu söylenebilir. Bunlardan birincisine göre, halihazırda kullanılan enerji kaynaklarından çıkan gazlar, yakın bir gelecekte, dünyanın bugünkünden daha fazla ısınmasına; dolayısıyla iklimle ilgili bir takım olumsuz gelişmelerin ortaya çıkmasına; örneğin, dünyanın ısısının artmasıyla birlikte buzulların erimesine, bazı sahillerin suyla kaplanmasına, vb. gibi gelişmelere sebep olacaktır [16]. Yine bu yaklaşıma göre, dünyamızın ısınması, daha önce eşi benzeri görülmemiş (unprecedented) bir şeydir.

 

            Bu konuda, ikinci bir yaklaşımın neredeyse kendisine hiç yer bulamadığı görülmektedir. Dünyanın halihazırdaki ısınması, olağanüstü bir olay değildir. Dünya daha önceleri de yer yer ısınmış ve soğumuştur. Bu durum, dünyanın en önemli özelliklerinden birisidir. Kısaca, iddia edilenin aksine, küresel düzeyde yaşanan ısınmanın olduğu söylenebilir; ancak bu durumun bir “sorun” olarak nitelendirilmesi, gerçeği yansıtmayacaktır.

 

            Birinci yaklaşımı benimseyenlere göre, küresel ısınmanın önüne geçilmelidir; aksi halde, dünyanın, bugünkü iktisadi etkinlikleri belli bir düzeyden sonra kaldırma imkanı ortadan kalkacaktır. Dolayısıyla, kentsel yayılmanın (banliyöleşmenin), ormansızlaşmanın, kirlenmenin önüne geçilmelidir. İkinci yaklaşımı benimseyenler ise, endişe edilecek bir durum görmemekte, temelde iktisadi etkinliklere yöneltilmiş çözüm önerilerinin yeteri kadar gerekçelendirilmemiş olduğuna ve bu haliyle adı geçen önerilerin insanları yanlış yönlendirdiğine dikkatleri çekmektedirler [17].

 

            Burada, halihazırdaki durumun bir sorun olarak ifade edilip edilemeyeceği konusundaki tartışmaları bir yana bırakarak, eldeki verilere bakalım.

 

            Acaba dünyamız ilk defa mı ısınmaktadır? Bu soruya “evet” cevabı vermek mümkün değildir. Çünkü dünyamız tarihsel süreç içerisinde sürekli ısınan ve soğuyan bir özellik göstermiş ve göstermeye de devam etmektedir. Örneğin, M.S. 700 ile 1400 yılları arası, bir küresel ısınma dönemidir. Bu dönemle ilgili dolaylı bulgular, o dönemin, bugünkünden 1,5 santigrat derece daha sıcak olduğu göstermektedir. Yine bu dönemde, yapılan çalışmalara göre, Greenland’da yerleşik  bir hayat vardı; toplam nüfus yaklaşık 5-6 bin kişiydi; bu insanlar inek ve koyun gibi hayvanlar besliyordu.

 

            Bu dönemi takiben dünya tekrar soğumaya başlamış ve bu dönem, 19. yy.’ın ortalarına kadar sürmüştür. Örneğin bu dönemde, Baltık Denizi sık sık donmuştur.

 

            Son 150 yıldır ise yeniden bir ısınma döneminde olduğumuz anlaşılmaktadır. Ancak bu dönem, 1940-1975 yılları arasında bir soğuma dönemiyle kesinsiye uğramıştır. Hatta bu dönemde, birçok iklimbilimci tarafından yeniden buz çağına girdiğimize dönük tahminler yapılmıştır. 1975’ten sonraki dönemde, kesintiye uğrayan ısınmanın devam ettiği anlaşılmaktadır [18].

 

            Özetle, dünyamız bazı dönemler ısınmakta, bazı dönemlerde de soğumaktadır. Bu sürecin yaşanmasında insan etkinliklerinin bir payının olduğu söylenebilir. Ancak bu sürecin daha önce hiç yaşanılmamış bir gelişme olduğunu söylemek, tarihle ters düşmek anlamına gelir. Çünkü küresel ısınma, bildik bir şeydir [19].

 

            Küresel ısınma üzerinden yapılan değerlendirmeler de madalyonun sadece bir yüzünü göstermektedir. Örneğin, 1997-1998 yıllarında ABD’de meydana gelen El-Niňo sonucu meydana gelen zararların 4 milyar dolar olduğu tahmin edilmiştir. Oysa, Bulletin of the American Meteorological Society’nin bir makalesine göre, bu olayların 10 milyar dolar fayda sağladığı göz ardı edilmektedir. Çünkü bu dönemdeki kışların sıcak geçmesi, maddi olarak ölçülmesi mümkün olmayan yararların yanı sıra (örneğin, daha az soğuk geçen kışlardan dolayı ortalama 850 kişinin hayatını devam ettirebilmesi), ısınma maliyetlerinin azalması, karların erimesinden dolayı bahar aylarında meydana gelen su baskınlarının olmaması gibi önemli kazançların elde edilmesine sebep olmuştur [20].

 

            Deniz sularındaki yükselmenin küresel ısınmaya bir delil göstermek için ileri sürülmesi de gerçekleri yansıtmamaktadır. Çünkü denizler, Buzul Çağı’ndan sonra sürekli artış göstermektedir. Yapılan hesaplamalara göre bu yükseliş bir yy.’da ortalama 18 santimetredir. Deniz suyu seviyesinin önümüzdeki 5 bin yıl içinde 6 metre olacağı tahmin edilmektedir. Bunu durdurma şansımız yoktur [21]. Siyasetçilerin, insan etkinliklerinin bir sonucu olarak gelişmeyen bu olguyu bir veri olarak kabul etmeleri gerekmektedir.

 

            Küresel ısınmanın sanayileşme ve sonrasında yaşanan gelişmelerden kaynaklandığı; dolayısıyla, asıl sorumluların Batılı gelişmiş ülkeler olduğu tezi de yeni yapılan çalışmalar sorgulanmaya başlanmıştır. Örneğin, bu konu üzerinde çalışan James Hanson, küresel ısınmanın kaynaklarıyla ilgili önemli bir bulgu elde etmiştir. Hanson’a göre, petrol ürünlerinden kaynaklanan küresel ısınma başka gazlarla dengelenmektedir. Küresel ısınmaya sebep olan ancak, başka gazlarla da dengelenmeyen bir gaz vardır ki, bu gaz “metan”dır. Hanson, bu gazın petrol ürünlerinden kaynaklanmadığına, esas olarak sığırlardan, sığır yetiştirmeden ve pirinç kültüründen kaynaklandığına işaret etmektedir [22]. Buna göre, küresel ısınmanın gelişmenin bir sonucu olduğu yönündeki ön kabullerimizi yeniden gözden geçirilmemiz gerekeceği açıktır. Çünkü adı geçen etkinlikler, dikkatlerimizi, başta Çin, Hindistan olmak üzere, yoksul ve gelişmekte olan ülkelere yöneltmemizi gerektirecektir.

 

            Sonuç

 

            Bu makalede, öncelikle, her tekil çevre sorunu nitelendirmesinin göreceliliğine işaret edilmiştir. Nitekim, küresel ısınma çerçevesinde gündeme gelen tartışmaların da açıkça gösterdiği gibi, bazı ülkeler, küresel ısınmayı dünyanın geleceğini tehdit eden bir sorun olarak görürken, bazı ülkeler böyle düşünmemektedir.

 

            Neyin çevre sorunu olup olmadığı konusu kadar önemli bir başka konu da, çevre sorunları çerçevesinde yapılan bilimsel değerlendirmelerin niteliğidir. Bu çalışmaların büyük bir kısmı bilim dilini (konusunu tanıma ve başkalarına bildirme) yerine daha çok normatif dili (başkalarını etkileme, başkalarına bir şeyi yaptırma) kullanmaktadır. Örneğin bir anayasa koyucunun ya da yasa yapıcının normatif bir dili kullanarak, belli bir ülkedeki çevre mevzuatını oluşturması ve dolayısıyla o ülkenin vatandaşlarına çevre konusunda belli şeyleri yaptırması mümkündür. Ancak, bilim adamlarının kendilerini örneğin bir yasa koyucu veya siyasetçi yerine koyarak neyin yapılıp yapılmaması gerektiği gibi konulara girmemesi, sadece, konusunu betimlemesi ve o alandaki verileri ortaya koyması gerekir. Kısaca, bilim adamı, eteğindeki taşları yere dökmekle kendisine düşen görevi yerine getirdiğini bilmelidir.

 

            Bu çalışmada, çevre sorunları alanındaki tartışmalara farklı bir açıdan yaklaşmaya çalışılmıştır. Bu sayede, çevreyle ilgili tartışmalarda kullanılabilecek başka verilerin de varolduğu, en azından, bu verileri dikkate almayan bir değerlendirmenin eksik olacağı vurgulanmıştır. Çevre sorunları çerçevesindeki tartışmaların daha sağlıklı bir zemine oturtulabilmesi için daha fazla veriye ihtiyacımız olduğu hatırlatılmış; bunun için de sorun olarak ele aldığımız konuya farklı yönlerden nasıl yaklaşılabileceğinin ipuçları verilmeye çalışılmıştır.

 

Kaynakça:

 

[1] Burada kastedilen pozitivist teori, mantıksal pozitivizm olarak bilinen akımdır. Geniş bilgi için bkz. David Marsh ve Gerry Stoker, Theory and Methods in Political Science, Macmillan Press, 1995, s. 29-31; Şafak Ural, Pozitivist Felsefe:Bilimde ve Felsefe Doğrulama, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1986; Kemal Gözler, Anayasa Hukukunun Metodolojisi, Bursa: Ekin Kitabevi Yaynları, 1999, s. 7-11.

 

[2] D. Memet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, İstanbul: İz Yayıncılık, 1996, s. 223.

 

[3] Ruşen Keleş ve Can Hamamcı, Çevrebilim, Ankara: İmge Kitabevi, 1997, s. 21.

 

[4] Doğan, op. cit., s. 762.

 

[5] Hasan Ünder, Çevre Felsefesi: Etik ve Metafizik Görüşler, Ankara: Doruk Yayıncılık, 1996, s. 1.

 

[6] Bjorn Lomborg, “The Truth about the Environment”, The Economist, 4 Ağustos 2001, s. 63.

 

[7] Keleş ve Hamamcı, op. cit., s. 49.

 

[8] Lomborg, op. cit., s. 64.

 

[9] Willie Soon ve diğerleri, Global Warming: A Guide to the Science, Vancouver: The Fraser Institute, 2001, s. ix.

 

[10] Bu yöndeki literatürün bir özeti ile iktisadi gelişme ve çevre arasındaki ilişki üzerine bir değerlendirme için bkz. Yusuf Şahin, “Ekonomik Büyüme-Çevre İlişkisi Üzerine Bir Değerlendirme”, Mülkiye, Cilt: XXIV, Sayı: 220 (Ocak-Şubat 2000), s. 339-347. Ayrıca bkz. Indur M. Goklany, “Richer is Cleaner: Long-Term Trends in Global Air Quality”, The True State of The Planet, (ed. Ronal Bailey), New York: The Free Press, 1995, s. 339-378.

 

[11] Lomborg, op. cit., s. 64.

 

[12] Ibid.; Nicholas Eberstadt, “Population, Food, and Income: Global Trends in the Tewntieth Century”, The True State of The Planet, (ed. Ronal Bailey), New York: The Free Press, 1995, s. 7-48.

 

[13] Luck Ferry, Ekolojik Yeni Düzen, çev. Turhan Ilgaz, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2000, s. 116.

 

[14] Aslında, bu tür önerilerin otoriter hatta totaliter yönetimleri imar ettiğini ileri süren bir değerlendirme için bkz. Ünder, op. cit., s. 276.

 

[15] Clive Ponting, Dünyanın Yeşil Tarihi: Çevre ve Büyük Uygarlıkların Çöküşü, çev. Ayşe Başçı-Sander, İstanbul: Sabancı Üniversitesi Yayınları, 2000, s. 21.

 

[16] Mine Kışlalıoğlu ve Fikret Berkes, Çevre ve Ekoloji, İstanbul: Remzi Yayınevi, 1997, s. 67-68.

 

[17] Michael Heberling, “Unprecedented Global Warming?”, Ideas on Liberty, Mayıs 2001, s. 12.

 

[18] Ibid., s. 12-13.

 

[19] Ibid., s. 13.

 

[20] Lomborg, op. cit., s. 64-65.

 

[21] Fred Singer, “Climate Change: From Rio to Kyoto”, The Liberty Briefing, Sayı: 2, 2001, s. 1-2.

 

[22] Ibid., s. 2.