AB’YE UYUM/KIYAK YASASI VE KUŞKULAR

Yıl: 5 Sayı:58
Ekim 2002

< önceki

 

Talat SARAL

 

 

AB’YE UYUM/KIYAK YASASI VE KUŞKULAR


Giriş

 

14 ayrı yasanın toplam 43 maddesinde köklü değişiklikleri öngören AB’ye (Kopenhag Kriterleri’ne) uyumla ilgili en önemli yasa paketi (teklifi), uzun bir görüşme maratonu sonunda 3 Ağustos sabahı Meclis’te kabul edildi. 9.8.2002 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe giren 4771 sayılı Yasa; düşünce ve inanç özgürlüğü, toplantı ve gösteri serbestisi, vakıf ve derneklerin faaliyetleri gibi konularda radikal değişiklikler getirmektedir.

 

Ancak yasanın komuoyunda asıl tartışma yaratan hükümleri; terör suçlarından idamın kaldırılması (böylece teröristbaşının idamdan kurtulması), Türkçe dışındaki ana dil ve lehçelerde TV yayınlarına ve bunların öğretilmesine izin verilmesi, azınlık (gayrimüslim) cemaat vakıflarının mülk edinme yasağının kaldırılması ve AİHM’in kararlarına iadei muhakeme yolunun açılması olmuştur.

 

Özellikle AB teslimiyetçileri bu yasayı büyük bir sevinçle karşılayarak en büyük reform olarak kamuoyuna sunmuş, hatta “Engeller kalktı, AB’ye giriyoruz” müjdesini (!) halka vermiştir. (AB çevrelerinin bile yasayı “ama...” lı bir sevinçle karşılamasına karşın, bizimkilerin kraldan ziyade kralcı türündeki bu açıklamaları doğrusu şaşırtıcı ve çok düşündürücüdür. Buna karşılık, AB’ye ihtiyatlı bakanlar; bir yandan tartışmalı maddelerin Türk toplumunda yaratacağı çalkantılara dikkati çekmekte, bir yandan da teslimiyetçi yaklaşımın dayatma konusunda AB’yi daha da şımartacağı üzerinde durmaktadır.

 

Yine Çatlak Sesler

 

Uyum yasasından sonra, teslimiyetçi AB yanlılarının beklentilerinin aksine, Avrupa’dan “çatlak sesler” gelmeye devam ediyor. Üstelik Sn. Mesut Yılmaz’ın Kopenhag ve Sn. İsmail Cem’in Berlin ziyaretlerine rağmen... AB ve Avrupa çevreleri, Türkiye’nin yapmış olduğu düzenlemeleri “olumlu” bulmakla beraber, bunların (istedikleri malum ek şartları ima ederek) “yetersiz” olduğunu sıkça dile getiriyorlar. Bir uyarı (!) da Avusturya başbakanından geldi: Türkiye tam üyelik için yeterli olgunlukta değil” miş. Gel de kahrolma...

 

Bu gelişmeler bize göre sürpriz olmadı. Ama AB’ye teslimiyet yarışına girenler ve hayal ötesi iyimserler bir yandan düş kırıklığı yaşıyor, bir yandan da, akıl almaz bir pişkinlik içinde AB’nin ek isteklerinin de yerine getirilmesini istiyor. Bunlardan cesareti artan AB çevreleri şimdi de 3 Kasım’ı ipotek altına almak için dayatıyor ve “4 Kasım’da sandıktan AB yanlısı bir iktidar çıkmalı, yoksa ilişkiler bozulur” diyor. Görüldüğü gibi dış ve iç AB çevreleri emme-basma bir tulumba gibi çalışıyor. Pes doğrusu...

 

Oysa sorun çok daha derinde: AB Türkiye’yi mevcut durumu ile tam üye yapmak istemiyor. Gümrük Birliği’nin (GB) kendisine sağladığı büyük avantajları korumak isteyen AB, ayrıca daha önce Türkiye’ye kabul ettiremediği eski faturaları (Sevr’i hortlatma anlamında) şimdi teker teker önümüze koymaya çalışıyor.

 

 

Neler olabilir?

 

Bu iki yaklaşımın etkisindeki yeni yasanın muhtemel sonuçlarını ve AB ile ilişkilerimizi irdeleyelim:

 

1.  Ulusal Program’ın (UP) geç de olsa büyük bir bölümünün yerine getirilmesi AB’ye karşı elimizi güçlendirmiştir. Ancak burada yine ölçü kaçırılmış, orta vadeli öncelikler öne çekilmiş (örneğin idam), hatta UP’de olmayan bazı yeni düzenlemelere (örneğin vakıflar ve iadei muhakeme) yasada yer verilmiştir. Yani Aralık ayında takvim alma uğruna, ulusal onur bir yana itilerek açıkca AB’ye kıyak yapılmıştır.

 

2.  UP’de olduğu halde İş Güvencesi tasarısının pakette olmayışı, gelen tepkiler üzerine sonradan yasalaştırılması ve AB sever çevrelerin (hele İKV’nin) bu yasaya karşı çıkması, bu konudaki çifte standardı gösterir.

 

3.  Çatlak seslere karşı Türkiye karşı atağa geçip, Rum kesiminin üyeliğini önleyecek yerde, AB’nin ataklarına (malum ek şartlar) adeta zemin hazırlamakta (ki bu ek şartların kabulü asla mümkün değildir), yaptıklarımızın yetersizliği (?) peşinen kabul edilerek, AB zirvesine kadar yeni kıyaklar üzerinde durulmaktadır. AB’ye Kıbrıs kartını rahatca oynatacak bu tür gayretlerle bile, en erken 15-20 sene sonra, o da çoktan 2-3 vitesli duruma gelecek olan AB’ye en düşük vitesdeki bir kenar üye olarak katılmamız belki mümkün olabilir. Tabii GB kanayan yarasının da etkisiyle, Allah korusun, bu sürede çok daha kötü durumlara düşmezsek...

 

4.  Bu yasalarla AB bize takvim yine de zor verir. Çünkü niyetleri (malum ek şartlar), şimdiye kadar yaptıkları belli... Verecekleri takvim de olsa olsa  en erken 2 yıl sonra görüşme masasına oturma şeklinde olabilir. (Çünkü 2004’e kadar Ege sorunlarının çözümünü bizden bekliyorlar. Aksi halde Yunanistan bu takvimi veto eder). Ama bunu da burnumuzdan getirirler: Kıbrıs Rum kesimini tam üyeliğe (sanki çok şartmış gibi) ilk fırsatta alırlar. Bu ise AB ile ilişkilerimize en ağır darbe olur. Daha doğrusu bunu yapan AB, Türkiye’ye gerçek yüzünü göstermiş olur. Türkiye de bu sahte yüze asla tepkisiz kalamaz. Bizce takvim verme işini de sonraki dönem başkanı Yunanistan’a (bize baskı yapmak için) bırakırlar.

 

5.  Takvim de verseler Türkiye’ye kısa sürede yabancı sermaye yağmaz. Yalnızca politikacıya bunun propagandasını yapma kozu verilir: Daldaki kuşlar gösterilerek seçmene hayal pompalanır. Ama elimizi sürekli kanatan kargayı (Gümrük Birliği) kimse görmez. Zaten siyaset meydanında şimdiye kadar sırtı minderden kalkmayanların da istediği bu değil mi? Yani AB’ye girmekten çok, girme hayali pazarlayarak son bir ümitle sandığa gitmek. Dün bu oyun GB ile oynanmıştı. Bugün takvimle...

 

Sorunların Soruları

 

Tam üyelik hayaliyle, AB teslimiyetçileri dahil şu sorulara kim olumlu cevap verebilir?

 

·    Türkiye Kıbrıs’ı feda ederek (Kıbrıs Türklerini de Batı Trakya’daki gibi bir açık hava hapishanesinde erimeye mahkum ederek) güneyden de Yunan kuşatmasına razı olabilir mi?

 

·    Ege’de (örneğin denize çıkışı nerdeyse Türkiye’ye tamamen kapatan) Yunanistan’ın isteklerine evet dememiz mümkün müdür?

 

·    Güneydoğu’da AB’nin yapmak istediğini hala göremiyor muyuz? Lozan’ı açıkça delerek yaratılmak istenen etnik baza dayalı “azınlık” neyin nesidir? Ana dilde yayın ve ana dili öğrenme masum (?) basamaklarıyla ulaşılmak istenilen bu azınlık statüsünün daha sonra hangi taleplere merdiven olacağı bilinmiyor mu? Bunlara sessiz ve ilgisiz kalmak, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü ve üniter devlet yapısını hançerlemek olmayacak mı?

 

·    Parlamentosunda üst üste sözde Ermeni soykırım tasarılarını kabul eden AB, bu taleplerinden vazgeçerek mi bizim tam üyeliğimizi onaylayacak? Bunun hangi garantisi var?

 

·    Fener-Rum Patrikhanesi için ekümenlik (Vatikan gibi bağımsız devlet) dayatmasını yok mu sayacağız?

 

·    Atina’da Pontüs soykırım anıtı (aslında kendi suçlarını itiraf etme belgesi) açan Yunanistan mı bize tam üyelik desteği verecek?

 

·    PKK’yı KADEK’leştirdikten sonra terörist listesine lütfen alan AB değil mi? AB’nin bu cambazlığı, bildiği yola KADEK’le devam etmek değilse nedir?

 

·    İsim değiştirerek PKK’nın suçlarından arınması nasıl mümkün olabilir? Geç de olsa PKK’yı terörist kabul eden AB’nin bazı üyeleri, onun işlediği suçların en azından manevi sorumlusu olmuyor mu?

 

·    Dün “Türkiye’de idam var” diye teröristleri, hatta sıradan suçluları iade etmeyen AB ülkeleri, bugün aynı suçlular için “siyasi karar” bahanesine sığınmıyorlar mı?

 

·    Binlerce şehidimizin ve gazimizin PKK destekçisi ülke ve gruplara karşı hakkını Avrupa’da da arayacak bir hukuk yolu yok mu? Bu konuda neden hep suskun kalıyoruz? İnsan Hakları Derneği gerçekten ismine uygun davranacaksa, bu insanlarımızın haklarını araması gerekmez mi? Eğer bunu yapmıyor ve sadece belli amaçlara hizmet ediyorsa (ki maalesef öyledir), o takdirde böyle bir derneğe faaliyetleri için fiili tekel fırsatı verilmiş olmuyor mu? Gerçek anlamda insan haklarını savunmak nasıl bazı oyunlara kurban edilebilir?

 

·    AB’nin Katılım Ortaklığı Belgesi’nde (KOB) Güneydoğu’ya ilişkin isteklerin “siyasi kriterler” içinde yer alması hiç bir anlam taşımıyor mu?

 

Türk insanı bu sorulara alacağı kesin ve net cevaplara göre AB konusunda sağlıklı bir görüşe ulaşmak zorundadır. Bunun için önümüzde çok güzel bir fırsat vardır: Seçim kampanyalarında, bu ve benzeri sorular tüm vatandaşlarımız tarafından, her fırsatta ve hemen her partili yetkilisine/adaya mutlaka sorulmalıdır.

 

Sonuç

 

1.  Artık herkes aklını başına toplamalı ve AB’nin bu istek ve çıkarlarının asla Türkiye’nin yararına olamayacağını görmelidir. Koskoca AB 10 milyonluk bir Yunanistan’ın dayatması ile, henüz Anayasası bile olmayan, her türlü illegal faaliyetin merkezi Kıbrıs Rum kesimini üye yapmayı isteyecek. Bunu yapmadığı takdirde, Yunanistan’ın diğer 12 adayın üye olmasını veto etme tehdidine boyun eğecek... Bunu anlamak ve kabul etmek mümkün müdür? Eğer AB bu durumlara düşmüşse, yani Avrupa’nın şımartılmış çocuğu Yunanistan’ın oyuncağı olmuşsa, o Avrupa’dan Türkiye’ye bir yarar gelebilir mi? Bunları bilerek ve AB’ye karşı açıkça beyan ederek Yunan ve Kıbrıs politikalarımızı savunmalıyız.

 

2.  AB ile ilişkilerimizin temelinde GB sorunu yatar. GB’ninTürk ekonomisinde yarattığı ağır kanama durdurulmadıkça, ilişkilerin ve Türk ekonomisinin sağlıklı bir yapıya kavuşmasının yolunu açmak olanaksızdır. Anayasaya da aykırı GB yüzünden Türkiye dış ticarette , üretimde, istihdamda ve kamu gelirlerinde büyük kayıplara uğramıştır.

 

3.  Türkiye’nin AB’ye karşı izleyeceği tam üyelik yolu şu olmalıdır: Tam üye oluncaya kadar kanayan yara GB’yi serbest ticaret anlaşmasına dönüştürerek askıya almak (böylece Andorra ve San Marino kasaba cumhuriyetleriyle değil, diğer adaylarla aynı duruma gelmek) ve AB’nin Doğuya doğru son genişleme halkası olan Romanya, Bulgaristan ve mutlaka Kıbrıs’la birlikte tam üye olmamızı açıkça talep etmek. Bunlar kabul edilmediği takdirde de açık ve kesin tavrımızı en radikal biçimde koymak... (Kıbrıs konusunda AB Rum kesimini üye yaparsa, biz de KKTC ile entegrasyona gideriz görüşü, yapılması gerekenin asgarisidir. Ama asla yeterli değildir. Çünkü, AB Rum kesimini tek yanlı olarak üye yaparsa, uluslararası hukuku tanımadığını ve Türkiye’ye karşı düşmanca bir tavır sergilediğini göstermiş olacaktır. Böylesine ağır bir karar, böyle hafif bir cevapla dengelenemez.)

 

AB’ye karşı en kuvvetli kozumuz, kıyaklarla ve kötü tohumlarla dolu uyum (!) yasaları ile yalvarmak değil, bunları masaya yatırmaktır.