KIBRIS’TA ACI SONA DOĞRU MU?

Yıl: 7 Sayı:79
Temmuz 2004

< önceki

 

 

Talat SARAL

 

 

 

KIBRIS’TA ACI SONA DOĞRU MU?


 2004 yılında hayati dış sorunlar peş peşe, hatta üst üste kapımızı çalıyor. Ekonomi ağırlıklı olanlarını şimdilik bir yana bırakalım. Irak krizinin süren tüm sarsıntılarını da bir an için unutalım. Yalnızca, tekrar alevlenen Kıbrıs konusunu ele alalım. Burada alevleri söndürmeye çalışırken, Ege’den de kıvılcımlar yükseliyor. Her iki tehlikenin tetikçisi ise, istenmediğimiz halde, körü körüne sürdürdüğümüz AB aşkı...

 

Merkel Şoku: AB’de istenmediğimizin en son delili, Alman ana muhalefet lideri Bayan Angela Merkel’in bu hafta Ankara ziyaretinde (AB’yi iki yüzlülükle de suçlayarak) bize açıkça söylediği “tam üyelik olmaz, imtiyazlı ortaklık (aslında özel sömürge) verelim” mealindeki görüşüdür. 2006’daki Alman seçimlerinin favorisi olan sağcı siyasi blokun (CDU/CSU partileri) lideri Bayan Merkel’in, mutlaka ciddiye alınması gereken bu kesin tavrı, New York’ta Annan planı “temelinde” masayı oturmayı bir zafer (!) gibi sunan bizim ver kurtulcular ve AB lobicileri için tam bir şok oldu. Aslında bu bilinen bir gerçekti. Yani, Türkiye’ye adaylık üyelik için değil, istenen faturaların (Kıbrıs, Ege vd.) tahsili için verilmişti. Ama Bayan Merkel’in bu oyun bozanlığı (!) olmamalı, tam da Kıbrıs görüşmelerinin öncesinde bu kadar da doğrucu Davut’luk yapılmamalıydı. Aksi takdirde, malûm çevreler 70 milyonu yalanlarla nasıl uyutabilir ve muhtemel Kıbrıs faciasını nasıl allayıp pullayabilirlerdi?..

 

Gelecek hafta Alman Başbakanı G. Schröder’in Ankara ziyaretinde muhtemelen vereceği ve yalnızca kuru sözlerden/temennilerden ibaret kalacak, mesajlar da zevahiri kurtarmaya yetmeyecektir. Çünkü “dökülen su kabını doldurmaz”...

 

Her işte bir hayır vardır. Çok olumsuz şartlarda, hatta bir teslimiyet havası içinde bugün başlayacak olan tarihi Lefkoşa görüşmeleri öncesinde, Kıbrıs’ı AB üyeliğine (?) engel görenlerin bir kez daha acı gerçeği yaşamaları için bu açıklamalar çok yararlı olmuştur.

 

Kuşatma Altında Kıbrıs Görüşmeleri: Ankara’daki yoğun Kıbrıs trafiğinden ve MGK kararından hemen sonra Sn. Başbakanın Ocak ayının sonlarında Davos’ta K. Annan’la ve özellikle Washington’da Başkan Bush’la buluşması, bunlara ilişkin resmi beyanlar dışında sızan haberler, hemen ardından geçen hafta New York’taki Kıbrıs maratonu ve sonucunda varılan “görüşmelere devam” zoraki mutabakatı, güdümlü medyanın yansıttığının aksine, Kıbrıs’ın ve Türkiye’nin geleceği için çok önemli ve riskli bir yola girdiğimizi gösteriyor. (Büyük dava adamı Sn. Denktaş da endişelerini gizlemiyor.)

 

Bu sonuca nereden mi varıyoruz? İşte tesbitler ve dayanakları: ♦ 8 Ocakta Köşk’te yapılan Kıbrıs zirvesinde ve ardından MGK toplantısında, Kıbrıs’taki kırmızı çizgilerimiz (siyasi eşitlik, sulandırılmamış iki bölgelilik, düz sınırlar, etkin garantörlük ve görüşmelerde Annan planının “da referans” alınması...) benimsenerek açıklanmıştı. Ama hemen sonrasında yapılan temaslarda “bir adım önde olma, planı referans değil temel alma, Rum göçünü asgariye indirme yerine sembolik olarak azaltma, son aşamada boşlukları doldurmada Annan’ı tam yetkili kılma, hatta peşinen toprak verme” gibi farklı açıklamalar sergilendi. Bunlar “taktik hamle” diye sunuldu. Ancak, karşı tarafın algılaması “stratejik açılım/çözülme” şeklinde oldu.                                                                       

 

Kıbrıs’ta yanlış kararlar ve riskli taktiklerle akıntıya nasıl kürek çekildiğini, 17 Şubatta TBMM’deki genel görüşme sırasında, tarihi bir ders niteliğinde çok önemli bir konuşma yapan değerli hemşehrimiz ve deneyimli eski diplomat Sn. Onur ÖYMEN’den de (bazı alıntılar şeklinde) dinleyelim:

 

“... Çankaya Zirvesinde bir karar alındı, MGK’da bir karar alındı. Sonra, Sayın Başbakan Davos’a gitti ve orada Birleşmiş Milletler Genel Sekreteriyle görüştü. (...) Sayın Başbakan, BM Genel Sekreterine, Davos’ta, Ankara’da kararlaştırılan şeylerden bambaşka şeyler söylemiştir. (...) Bunu şuradan biliyoruz: Kofi Annan’ın 4 Şubat günü Sayın Denktaş’a gönderdiği mektuptan biliyoruz.

 

Bakın bu mektupta ne diyor: “Kıbrıs Rum lideriyle Türkiye Başbakanı, Kofi Annan planı çerçevesi içinde kalan az sayıda değişiklik önerisi yapacaklarını bana taahhüt edmişlerdir.” (...) Hani biz Kofi Annan planını müzakere zemini olarak kabul etmiyorduk, bu çerçevenin dışına taşacaktık? Bundan bahis yok. Tahhüt edilmiş bunlar. (...) Bu çerçeveyi kabul etmek ne anlama geliyor? Şu anlama geliyor: Bu planın çerçevesi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin onayıyla yürürlüğe giren 1960 tarihli Londra ve Zürih anlaşmalarıyla bağdaşmamamktadır, bunu değiştirmektedir. (...)

 

Kofi Annan planının özü iki kesimliliği ortadan kaldırıyor. (...) Kofi Annan planının son üçüncü şeklinde deniliyor ki: “Kuzeye, oradaki Türk nüfusunun % 21’i kadar Rum geçecek.” Ne demektir bu?.. 42.000 Rum geçecek, demektir bu: Başka ne diyor; Karpas bölgesinde evvelce yaşamış olan Rumlar buraya tekrar dönecekler. Bu ne demektir; 12.000 kişi daha dönecektir. Başka ne diyor; bütün bunların dışında, 65 yaşın üzerinde olan Rumlar, yanlarına birer refakatçi de almak kaydıyla kuzeye gelip yerleşme hakkına sahip olacaklar. Kaç kişidir bu hakka sahip olanlar Kıbrıs’ta; 65 yaşından büyük olan insanların sayısı 35.000 kişidir; birer de refakatçi 70.000 kişidir. (...) Bunların içinde, diyelim ki, 20.000 kişi (bu hakkı) kullandı; o zaman ortaya çıkan tablo, yaklaşık 80.000 kişilik bir Rum topluluğunun, daraltılmış Türk kesimine gireceğini gösteriyor. (...) Şimdi bunu değiştirebiliyor musunuz? (...) Planın özü bu. Masaya bir teklif koyduğunuz anda, size diyeceklerdir ki, Davos’ta aklınız nedereydi, New York’ta aklınız neredeydi? (...)

 

Değerli arkadaşlar durum sandığınızdan çok daha ciddidir. (...) Şimdi bakınız size bir örnek vereyim. Avrupa’da bir ülkede farklı etnik/dini kökenden insanların nüfusu toplam nüfusun %8’ine ulaştığı zaman alarm zilleri çalıyor. (...) Kuzey Kıbrıs’ta yüzde kaça çıkacak; %40, %40... Avrupa’da alarm zilleri çaldıran oranın 5 misline çıkacak işte. Kofi Annan planı budur (...)

 

Başka neler diyor plan: Rumlara terk edilecek topraklardan 52.000 ilâ 65.000 Türk, kuzeyde daraltılmış bölgeye geçecek. 80.000 Rum, 60.000 Türk, 140.000 insan, şimdikine nazaran bir hayli daraltılmış bölgeye gidecek. Neyle yaşayacak bu insanlar nasıl yaşayacaklar?”

 

Sn. Öymen’in gerçekten bu tarihi konuşmasından sonraki yazılarımızda da alıntılar yapacağız.

 

Kıbrıs’ta AB ve ABD’nin baskısıyla “dostlar alışverişte görsün” misali nafile toplantıları sürüyor. Yılmaz dava adamı Sn. Denktaş’ın tüm iyi niyet çabalarına rağmen, Rum kesimi büyük bir umursamazlık içinde en masum isteklerimizi bile reddediyor. Çünkü tam üyelik cepte ve Türkiye AB’den Rum kesiminin hukuk dışı üyeliğinin hesabını soracak yerde, 1 Mayıs sendromu’nu yaşıyor. Nasıl mı? Kıbrıs’ta nereden nereye gelindiğini, değerli eski diplomat Sn. Onur Öymen’in 17 Şubat’taki TBMM konuşmasından aktarmayı sürdürelim.

 

Sn. Öymen bu tarih ve siyaset/diplomasi dersinde şunları da vurguluyordu: «Sn. Bakan, Dışişleri Müsteşarının bana verdiği bilgilerden bahsetti. (...) Şimdi, bu konuda hükümete yapabileceğim en büyük katkı, verebileceğimiz en büyük destek, bu konuşmanın içeriği hakkında Yüce Meclise bilgi vermemektir; bilmem, görüşlerimi anlatabiliyor muyum? Eğer bu konuşmanın içerisini bilseydiniz, eğer Saynı Denktaş bu konuşmanın içerisini bilseydi, sanıyorum ki çok mutlu olmazdınız. Sayın Denktaş da çok mutlu olmazdı. Türkiye’nin gerçekten dış politikasına hakim olan düşüncelerin, hedeflerin, yöntemlerin, beklentilerin ne olduğunu öğrenmekten çok derin üzüntü duydum. Bunu bu kadar söylemekle yetineceğim. (...)

 

Plana göre, Kuzey Kıbrı’ta bir barış gücü görev alacak. “Efendim, orası Avrupa toprağı olacak” diyenlere soruyoruz: Hangi Avrupa ülkesinde barış gücü var? (...) Peki, bir çatışma olursa Türk birlikleri ne yapacak? Ada’da kalan Türk askerleri ne yapacak? Cevabını vereyim merak ediyorsanız: Ada’da kalan Türk birlikleri hiçbir şey yapmayacak. Plana göre, Ada’da kalan Türk birliklerinin üç tane yetkisi vardır: Birinci yetki, karargahın içinde eğitim yapmak. İkinci yetki, malzeme ve teçhizatının bakım ve onarımını yapmak. Üçüncü yetki, törenlere katılmak. Türk Barış Kuvvetlerinin, kalacak birliklerin Kıbrıs’taki yetkileri, görevleri bundan ibaret. (...)

 

Sn. Bakan “efenim çaresizdik (...) yapacak  hiçbir şeyimiz yoktu” diyor. Değerli arkadaşlar, bu hukuka aykırıdır. Bu hükümet dahil, geçmiş bütün Türk hükümetleri, Rum kesiminin tek başına AB’ye üye olmasının uluslararası hukuka aykırı olduğunu, antlaşmalara aykırı olduğunu Birleşmiş Milletlere tescil ettirmiştir. Şimdi neredesiniz, bu sözünüzün arkasında duruyor musunuz, yoksa bunu unuttunuz mu? Hayatın gerçeği budur deyip, bundan vaz mı geçtiniz? 30 yıldır savunduğumuz bu tezden vaz mı geçtiniz? Değerli arkadaşlarım, bunu size çok açıkça söylüyorum, Türkiye tezlerinden vazgeçmiştir. (...)

 

Şimdi, değerli arkadaşlarım, New York’ta kabul edilen metne gelince: Demin söyledim. Bir, Kofi Annan planının özünü kabul ediyorsunuz. İki, (...) son sözü, metne son şekli verme hakkını Kofi Annan’a bırakıyorsunuz. Sizin politikanız bu muydu? Halka açıkladığınız politika bu muydu? Çankaya zirvesinin politikası mu muydu? Milli Güvenlik Kurulunda bunu mu kararlaştırdınız? Şimdi bunu New York’ta kararlaştırdınız ve bunu başarı olarak halka anlattınız. (...)»

 

Kıbrıs’ta bu tür dinamitlerle dolu Annan planı temelinde, AB hayaliyle sihirli çözümlere (!) kimse kanmaz. Sn. Denktaş’a 4 Martta Ankara’da yapılan muhteşem karşılama ve bu büyük milli kahramanın Ankara Ticaret Odası’ndaki söyledikleri, bu hafta Kıbrıs’ta başlayacak “al-ver” in öncesinde herkesin kulağına küpe olmalıdır. Özellikle Yunanistan’da 7 Marttaki iktidar değişiminden sonra...

 

Bu başlık altında son üç yazımızda 17 Şubat tarihinde Kıbrıs’la ilgili TBMM’deki genel görüşmede, özellikle değerli hemşehrimiz Sn. Onur Öymen’in konuşmasından alıntılar yaparak, Kıbrıs konusunda geldiğimiz noktayı ve Annan planının taşıdığı şeytani tuzakları aktarmaya ve anlatmaya çalışmıştık. Bu yazımızda, aktardığımız bu görüşlerin de ışığında, halen devam eden sözde görüşme süreci üzerinde duracağız.

 

Bugün Türkiye Kıbrıs konusunda gerçekten tarihi bir dönemece gelmiştir. Burada, AB hayali uğruna kırmızı çizgilerimizi aşındırma yönünde alacağımız yanlış bir karar, geleceğimizi çok derinden etkileyecektir. Geçen ay New York’ta mutabakat sonrasında başlatılan üç aşamalı görüşmelerin ilki, yani Kıbrıs’ta iki taraf arasındaki nafile turları; beklendiği gibi Rum tarafının tüm önerilerimizi reddetmesi yüzünden başarısız kaldı.

 

Türkiye ve Yunanistan’ın da katılımıyla bu kez İsviçre’de başlayan dörtlü görüşmelerden de bir sonuç alınması mucizelere kalmıştır. Çünkü Yunanistan, daha toplantı başlamadan yeni uzlaşmanın AB birincil hukukuna girmesini kabul etmeyeceğini peşinen açıklamıştır. Yani Yunan-Rum ikilisi, masada verir görüneceği bazı göstermelik tavizleri bile, AB hukuku ile dava açıp geri alma yolunu hep açık tutmak istemektedir. Durum bu olunca ve kırmızı çizgilerimizi bu görüşmelerde de yok sayarsak (ki bu bizim için tam bir yıkım olur), İsviçre’de de nafile turlarının olacağı şimdiden bellidir.

 

Böylece New York mutabakatının son aşaması olan “K. Annan’ın boşlukları doldurması (?)” na sıra gelecektir. Kıbrıs Türklüğünün yok edilmesini ve Türkiye’nin güneyden de kuşatılmasını öngören böyle bir planda yapılacak boşluk doldurma işleminin, çok sınırlı ve geçici bazı makyajlar dışında bize hiç yaramayacağı açıktır.

 

Geriye son çare olarak referandum kalmaktadır. Boşlukları Bay Annan tarafından doldurulacak plan, 20 Nisan’da Kıbrıs’ın her iki kesiminde halkın oyuna sunulacaktır. İşin ilginç yanı, bu referandumlardan Rum kesimindekinin sonucu ne olursa olsun, onlar bundan zarar görmeyecek ve AB’ye yine de 1 Mayısta tam üye olacaklar. Üstelik “hayır” demeleri halinde, bir de ek isteklerini (!) sürdürme imkanını AB sayesinde bulacaklardır. Başka bir deyişle, Rumlar yönünden “hayır” da çok hayır vardır!..

 

Ama KKTC’deki referandumdan evet çıkarsa, Türk tarafı AB üyeliği adı altında esaret zincirini ayağına bağlayacaktır. Bunu sağlamak için (esasen bölünmüş olan KKTC’de) AB ve ABD’nin neler yapabileceği, 14 Aralık 2003 genel seçimlerinde (özellikle Güzelyurt’ta) açıkça görülmüştür. Referandumdan hayır çıktığı takdirde ise, AB ve ABD seneryosuna göre, KKTC ve Türkiye yalnızlığa itilecek ve yepyeni sorunlarla karşı karşıya kalacaktır.

 

Oysa durum tamamen tersinedir. 20 Nisan’da, Sn. Denktaş’ın da karşı çıktığı ve bu nedenle haklı olarak dörtlü görüşmelerine katılmadığı Annan planına hayır dendiği takdirde, Kıbrıs Türklüğü için yepyeni bir dönem başlayacak; esas sorunları ise, uluslararası hukuku katletmenin bir bedeli olarak özellikle AB yaşayacaktır. Korkuları da bundandır. Ve en zayıf  bu  halkalarını  (AB  havucunu  ve  içimizdeki  maşalarını  da kullanarak),  Türkiye’de 1 Mayıs sendromu yaratmak suretiyle, kendi güçleri olarak göstermeye çalışmaktadırlar. Bu “sinsi oyuna” asla gelmemeliyiz. Kaldı ki, sırada Türkiye’nin kararı olacaktır.

 

Değerli okurlar, Kıbrıs’ta gerçekten tarihi bir acı sonla noktalanacak AB ve ABD komplosunun Türkiye’ye dayattığı çok tehlikeli bir süreç yaşanıyor. Bu süreç, 1 Mayıs’ta Rum kesiminin (üstelik tüm adayı temsilen) AB’ye tam üye yapılması gibi, uluslararası hukukun katline dayalı tümüyle sakat bir kararı temel alıyor.

 

Bu dayatma karar, “biz hukuki değil siyasi karar aldık” gülünç gerekçesiyle AB tarafından savunulmaktadır. Yapılan işe “siyasi” kılıfı geçirilince sanki bu işin hukuka uygunluğuna gerek kalmazmış gibi, bir saçma mantıkla AB bu haksız ve temelsiz uygulamasını ısrarla sürdürmek istemektedir.

 

AB’nin bu haksız tutumunun diğer bir dayanağı da “AB,  uluslararası değil uluslarüstü bir kuruluştur” şeklindeki laf cambazlığıdır. Oysa, semavi bir nitelik taşımadığı sürece hiçbir uluslarüstü kuruluş uluslararası olmadan bu niteliğini kazanamaz. Yani, her uluslarüstü kuruluş öncelikle uluslararasıdır. Kelime ve anlam oyunlarıyla bir temel kuralın ve hakkın özü ortadan kaldırılamaz. (İngiliz Profesor Mendelson’un 1996 tarihli raporu bu konudaki sözde AB tezlerini tamamen çürütmektedir). Türkiye’nin garantörlük hakkı, AB’nin Rum kesimini tek yanlı üye yapmasıyla yok sayılamaz. Çünkü, bir antlaşma ancak metninde mevcut olan hükümle veya tarafların tümünün katılımıyla yapılacak yeni bir antlaşmayla son bulabilir. AB’nin Rum kesimini tek yanlı üye yapma kararı, hiçbir şekilde yeni bir antlaşma olarak kabul edilemez. Çünkü bu kararda Türkiye’nin imzası yoktur, tamamen aksine buna itirazı vardır.

 

Kıbrıs’taki sorun ne 1974 Barış Harekatı, ne de KKTC’nin varlığıdır. KKTC; diliyle, halkının inancıyla, tarihiyle ve kültürüyle Rumlardan tamamen ayrı (üstelik onların katliam ve soykırımına maruz kalan) bir Türk toplumu olarak, kendi kaderini tayin hakkını kullanıp, uluslararası hukukun ve insan haklarının temel kurallarına göre kurulmuştur. Kıbrıs’ta sorun;  AB’nin Rum kesimini tek yanlı olarak ve Kopenhag Kriterlerine uymadığı halde, üye yapmak suretiyle, adayı tümüyle kendine bağlama dayatmasıdır. Bu dayatma devam ettiği sürece, sorunun çözümü mümkün olamaz.

 

Kıbrıs’ta akıl almaz şekilde, son aşamada Kofi Annan’a verilen boşlukları doldurma yetkisi(?), genel sekreterin iyi niyet misyonunu fersah fersah aşan bir tutumdur. Böyle bir yetki, Bay Annan’ın adına hareket ettiği BM Güvenlik Konseyinde bile yoktur. (Madem ki uluslararası uyuşmazlıkların çözümünde böyle sihirli formüller (!) vardı, niçin bu tür yetkiler Filistin, Keşmir, Karabağ, Bosna, Kosova vd. konularında kullanılmamıştı ve yüzbinlerce günahsız insanın kanı akıtılmıştı? Dün bu yetkilerini kullanmayanlar, akıtılan bunca kanın en azından manevi sorumlusu olmuyorlar mı?)  Görülüyor ki burada, “suyu bulandırdın...” misali bir hukuk dışı dayatmaya kılıf hazırlanmaktadır.

 

KKTC halkı öngörülen referandumla Annan’ın boşluklarını dolduracağı sözde anlaşmaya evet dese dahi,  bu anlaşmanın Anayasanın 90. maddesine göre TBMM’de görüşülmesi mümkün değildir. Çünkü böyle bir görüşme için öncelikle tarafların imzasını taşıyan bir “anlaşma” nın varlığı şarttır. Bu durumda ortaya çıkacak son metnin özellikle Türkiye’de referanduma sunulması kaçınılmazdır.

 

Kıbrıs maratonunun ikinci ayağı olan, Mart ayının son haftasında İsviçre’deki 4’lü görüşmeler de (Rum-Yunan oyalamaları yüzünden), beklendiği gibi nafile turlarına dönüştü ve 4. Annan planı adı altında yapılan birkaç makyaj dışında, boşlukları doldurma yetkisi, New York dayatmasının bir sonucu olarak K. Annan’a bırakıldı. Annan ise, Rum-Yunan ikilisinin gönüllü avukatları olan yardımcısı De Soto ile AB’nin malûm komiseri Verheugen ve ABD özel temsilcisi Weston’un gayretkeşlikleri ile yapacağını yaptı ve 5. Anan planı da denilen hukuk ucubesi nihai metni tarafların önüne koydu.

 

İşin çok acı yanı, ekleriyle 9000 sayfayı bulan ve referanduma götürülmesi önceden kabul edilen bu dayatma metni incelemeleri için taraflara yalnızca 24 saat süre verilmesiydi. Eğer önceden verilmiş sözler yoksa, bu çok sınırlı süre içinde bu kadar kapsamlı ve önemli metni kim nasıl inceleyebilir ve sağlıklı bir sonuca varabilirdi? Tüm uzman kadrolara rağmen, Türk ve KKTC delegasyonlarınca bunun yeterli ölçüde yapılabildiği kanısında asla değiliz. (Bir örnek vermek gerekirse; bu dayatma metnin kapsamı içinde yer alan veya metinde atıfta bulunulan ve referandumdan geçtiği takdirde, Türk tarafınca da kabul edilmesi zorunlu olan, Rum kesimince onaylanmış yüzlerce uluslararası sözleşmenin ileride başımıza ne tür belaları açacağını, ne getirip ne götürdüğünü hangi uzmanlar takımı bu kadar kısa sürede inceler ve çözebilir?)

 

Daha da acı olanı; bu yalın gerçeklere rağmen, 1 Mayıs sendromu ile “çözümsüzlük çözüm değildir” ve “bir adım önde olma” tutkusundan olacak, Sn. Başbakanın İsviçre’de son gece yapmış olduğu açıklamada, bu Annan planını büyük bir başarı gibi göstermesi ve yetkili olup olmadığını düşünmeksizin, dahası “referandumlardan olumlu sonuç çıkması” şartını dahi belirtmeksizin “biz bunun altına imza atarız” ifadesiyle, geleceğe yönelik olarak kendisini ve Türkiye’yi bağlamasıdır. Oysa ortada tarafların üzerinde anlaşdığı değil, tamamen aksine anlaşmanın olmadığı (Yunan başbakanı Karamanlis’in kısa açıklaması ve Rumların plana hayır demeleri) bir metin söz konusu idi ve böyle bir metnin referanduma sunulmasının önceden kabul edilmesi, uluslararası kurallar açısından tam bir hukuk skandalı idi.

 

Peki, uluslararası kurallar ne diyor? Bu konuya kısaca değinelim: Türkiye öteden beri Kıbrıs konusunda devlet politikası olarak, adil ve kalıcı bir sonuca ulaşmak için BM Genel Sekreterinin iyi niyet misyonunu desteklemiştir. Uluslararası hukuka göre devletler arasındaki sorunların çözümünde başlıca şu 4 yol bulunmaktadır: 1- İyi niyet misyonu (veya dostça girişim), 2- Arabuluculuk (ki bu da bir tür iyi niyet misyonudur), 3- Uzlaştırma (bu halde bir komisyon kurulması gereklidir), 4- Hakemlik/ tahkim (bunun için tarafların anlaşarak bir hakemlik sözleşmesi yapmaları, bu sözleşmede hakemi tayin etmeleri (veya bu yetkiyi bir kuruma bırakmaları) ve hakemin yetkilerini belirlemeleri şarttır.

 

Açıkça belirtmek gerekir ki, yapılan beyanlara göre bu şartların hiçbiri olmadığı halde, K. Annan’a verilen/verdiliren görev, yargısal yetki de kullanmayı içeren bu hakemlik misyonudur. Oysa kendisinin görevi iyi niyet misyonu veya en çok arabuluculukla sınırlı kalmalıydı. Başka bir deyişle, AB’nin uluslararası hukuku katlederek Rumları tam üye yapma hatası, bu kez BM’nin yine uluslararası hukuku hiçe sayarak dayatma bir hakemlik/tahkim hatasıyla giderilmeye çalışılmaktadır. Ancak bundan barış değil, üçüncü bir hata olarak kaos doğacaktır.                             

 

Önceki yazımızda da değindiğimiz üzere, bu dayatma planın (Sn. Denktaş’ın da sıkça vurguladığı gibi) neden uluslararası hukuka tamamen aykırı olduğunu, değerli dostum ve uluslararası hukuk uzmanı Sn. Feyiz Erdoğan’ın görüşlerinden de yararlanarak ve istek üzerine biraz daha açmamız gerekecek. Bu alanda doktora çalışması olan Sn. F. Erdoğan; “görüşmeler/negotiations” ve “araştırma ve soruşturma/inquiry and fact finding” dışında, uluslararası sorunlarda çözüm yollarını ve bunların özelliklerini şu şekilde açıklıyor:

 

1.    İyi niyet misyonu veya dostça girişim/good offices: Burada görevi üstlenenin (örneğin K. Annan) rolü, yalnızca uygun ortam hazırlayarak tarafları buluşturmak ve onların görüşmelerinde mesaj ve öneri alışverişine aracılık etmektir.

 

2.    Arabuluculuk/mediation: Burada ise (ki bu da bir tür iyi niyet misyonu olarak kabul edilebilir), ilkine ilave olarak arabulucunun görüşmelere katılabilmesi, hatta bazı öneriler de sunabilmesi söz konusudur.

 

3.    Uzlaştırma/conciliation: Bu halde bir komisyon kurulması ve komisyonun sorunu tarafsız bir şekilde inceleyerek, taraflara çözüm önerileri sunması söz konusudur. Bu yolun en belirgin özelliği, sunulan önerilerin (nihai yargı veya hakem kararı gibi) bağlayıcı olmamasıdır.

 

4.    Hakemlik veya tahkim yolu/arbitration: Bu son ve en kapsamlı yöntemde ise (ki daha önceki aşamalar hiç dikkate alınmaksızın halen K. Annan’ca uygulanan yol budur), şu şart ve unsurların  mutlaka dikkate  alınması gerekir:

 

a)             Konunun hakem yargısına sunulması hususunda tarafların anlaşması,

b)             Yazılı bir hakemlik/tahkim sözleşmesi yapılması ve bu sözleşmede hakem olacak üçüncü kişi/kurumun belirlenmesi veya bu konuda bir uluslararası kuruluşa (örneğin BM), kişiye veya devlete yetki verilmesi,

c)             Hakemlik sözleşmesinde uyuşmazlık konusu sorunun sınırlarının çizilmesi ve  hakemin yetkilerinin belirlenmesi,

d)             Hakem kararının nihai ve bağlayıcı olması.

 

Uluslararası literatürde bu yöntemlerin ilk üçü diplomatik çözüm yolları, dördüncüsü ise yargısal/hukuksal yol olarak adlandırılmaktadır.

 

Bu açıklamalar değerlendirdiğimizde, halen yaşanan Kıbrıs sürecinde bir uluslararası hukuk faciası olduğunu görmekteyiz. Çünkü ne ortada bir yazılı hakem sözleşmesi, ne de resmen görevlendirilmiş ve yetkileri taraflarca belirlenmiş bir hakem tayini söz konusudur. Ayrıca, resmi beyanlarda hep iyi niyet misyonu veya en çok arabuluculuktan söz edildiği halde, BM Genel Sekreteri karşımıza, fiilen hakem (?) niteliğinde ve kararları da hakem kararı (?) özelliğinde çıkarılmakta ve dolayısıyla hazırladığı nihai metni taraflara dayatabilmektedir. Dahası, tarafların üzerinde anlaşamadığı ve bunu açıkça beyan ettikleri bu metni referanduma sunmaları için, bu fiili hakem bağlayıcı karar alabilmekte, aldırabilmektedir.

 

Kıbrıs konusunda yaşanan süreç, uluslararası hukuk açısından tam bir skandaldır. Çünkü ortada ne tayin edilen bir hakem, ne yapılmış bir hakemlik sözleşmesi ve ne de hakemin (K. Annan) yaptığı planı kabul eden taraflar vardır. Böyle olunca, Anayasaya aykırı referandum (KKTC) ve TBMM onayı, söz konusu anlaşmama için nasıl mümkün olabilir, hukuk bunun neresinde? Bundan sonra alınacak bir takım palyatif tedbirlerle (Annan’a niyet mektubu, garantörlerin ortak imzası vd.) bu durumun giderilmesi de mümkün değildir. Bu nedenle, hem Türkiye’deki hem de KKTC’deki anayasal kurumların veya zarar görecek kişilerin bu hukuk skandalına karşı uluslararası yargı yoluna başvurma hakları olmalıdır.

 

Öte yandan, içerik bakımından son derece karmaşık ve belirsiz 9000 sayfalık referandum sorusu, emsali olmayan apayrı bir hukuk garabetidir. Buna da itiraz edilebilmelidir. Süreç yazılan senaryoya göre geliştiği takdirde, KKTC ve Türkiye yönünden doğabilecek ağır sonuçları dikkate alınarak, bu haklar mutlaka kullanılmalıdır. Hukukçularımız bu noktalar üzerinde özellikle durmalıdır.

 

Rumları tek yanlı üye yapma ve Kıbrıs’a hakim olma tutkusu yüzünden, AB uluslararası hukuku ağır şekilde ihlal etmiştir, etmektedir. Bunu gidermek için Annan planı ile başlatılan hukuk dışı, hiçbir emsali olmayan ve akıl almaz entrikalarla dolu Kıbrıs süreci, BM’de büyük itibar kaybına yol açacak AB’yi düştüğü hukuksuzluk batağından kurtaramayacak ve en önemlisi adaya huzur ve barış değil, Türkler için kan ve göz yaşı getirecektir.

 

Bir mücadelede/savaşta bulunulan mevzi, ancak daha güvenli başka bir mevzi için terkedilir. Türkiye Kıbrıs davasının gelinen bu noktasında, 50 yıldan beri ilk defa ne bulunduğu mevzii savunmakta, ne de kendisine daha sağlam bir mevzi için gelecek yaratmaktadır. Tamamen aksine, yavrusunu hatta kendisini AB hayaliyle düşmanlarının kucağına atmakta ve Sn. Denktaş’ın deyimiyle kendine güvenenlere de çok kötü bir örnek yaratmaktadır.

 

5. Annan planı ne getiriyor? Bir cümleyle özetlemek gerekirse, sonuç Türkiye ve KKTC açısından felakete gidişin kapısının açılmasıdır. Son dayatılan metinle VERİLENLERİN (giden hükümranlık, sulandırılan eşitlik, büyük toprak kayıpları, 120 bin Rumun geri dönüşü, iç göç, tuzak sınırlar, minimuma inen Türk askeri varlığının ayrıca yetkisizleştirilmesi vd.) TAMAMI KESİNDİR ve adeta otomatiğe bağlanmıştır. ALINACAKLARIN ise (birkaç makyaj dışında) hiç biri kalıcı olmayıp, tamamen pamuk ipliğine bağlan VAADLERDEN ibarettir. AB birincil hukuku için bulunan “uyum senedi” formülü, aslında ipe un seren bir uyutma senedidir. Çünkü AB Türkiye ile şimdiye kadarki ilişkilerinde, sözünde durmama şampiyonluğunu kimseye kaptırmamıştır. Bu süreçte de olsa olsa rekorlarına (!) bir yenisini ekleyecektir.

 

Not: Türkiye’de pek çok ilke imza atan değerli iş adamı ve Türk özel sektörünün öncülerinden Sn. Sakıp SABANCI’yı maalesef kaybettik. Merhuma Allah’dan rahmet, ailesine, Sabancı camiasına ve Türk iş dünyasına başsağlığı dilerim.

 

Kıbrıs’ta kırmızı çizgilerimiz yine aşındırıldı. AB’nin birincil hukuk güvenceleri buza atılan imza gibi. Adanın en stratejik yeri olan Karpaz, son plandaki sınırlamasız göçle Rumların olacak. Bu nasıl bir gaflet? Plan oyunu tutmazsa, daha şimdiden bizden ek tavizler almak için 6 ay sonra yeni referandumdan söz ediliyor. Çünkü İsviçre’de biz evet Rum tarafı ise hayır demişti. Taktik gereği “Rumların hayırını evete dönüştürmek ancak Türkiye’nin sırtından sağlanabilir” düşüncesi, tıpkı Avrupa ordusu konusunda olduğu gibi bu kez de gündeme getirilecektir. Bu nedenlerle Müdafaa-i Hukuk’un 29.03.2004 günlü tarihi bültenine de kulak kesilmeliyiz:

 

•       AB hayali, Kıbrıs’ta bizi tepkisiz ve şaşı asla yapmamalıdır. AB (ve ABD) mucizelere bağlı bu hayalimizi açıkça sömürerek, KKTC’yi yok etmek istemektedir. Esas karşı çıkılması gereken bu sinsi niyettir.

•       Kıbrıs’ta her bakımdan iki ayrı toplumun düzgün sınırlarla yan yana güvenle değil de iç içe korkuyla ve zorla yaşatılmak istenmesinin, 30 yıllık barış ve huzura katkısı değil, darbesi olacaktır. (Bunca toprak zoraki barış (?) için veriliyorsa, KKTC’de %18’lık Rum nüfus neden? Birer gizli bomba olsunlar diye mi?)

•       Hayır halinde, 1 Mayıs sonrası KKTC için değil, AB ve Rumlar için bir yıkım olacaktır. Çünkü adanın gerçekleri AB tarafından da tescil edilmiş olacaktır, telaşları da bundandır. Bu yüzden oynadıkları kumarı kazanmak için, en zayıf yönlerini Ankara’da 1 Mayıs sendromu yaratarak güçlü göstermeye çalışmaktadırlar.

•       Rumların tek yanlı üyeliğine, hem de insanlık suçu ambargoya karşı Lahey Adalet Divanı’na gideceğimizi şimdiden tüm dünyaya duyurmalıyız.

•       AB (ve ABD) çözüm istiyorsa, Rumların tam üyeliğini ertelemelidir. Bunu yapmayanlar Türkiye için asla iyi rüya görmezler.

•       Kıbrıs’ta verilecek tavizler AB’nin değil, yeni dayatmaların yolunu açacaktır.

•       KKTC de bir vatan parçasıdır. Türk Milleti sırf şahsi çıkarları uğruna vatanını işgal ettirenleri ve kendi toprağını verenleri asla affetmez. Bu konuda “…gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde…” olanlar yakın tarihimize bir kere daha bakmalıdır: Sevr’e karşı Türk Milleti, tüm sıfat ve yetkilerine rağmen Sultanın değil, bunları “Ya İstiklal Ya Ölüm!” diyerek temelden reddeden büyük önder Mustafa Kemal’in arkasından gitmiştir.

•       Bir “vatan ve namus savunması” noktasına getirilmek istenen Türk Milleti, 80 yıl sonraki bu uluslararası komplolara karşı, açıkça tavır almalı ve KKTC’yi her ne pahasına olursa olsun yaşatmalıdır.

•       Irak’tan sonra Kıbrıs’ta da kırmızı çizgilerimizin aşındırılması, “Sakarya”dan bu yana ilk defa milletimiz için (üstelik bu kez telafisi çok zor) bir moral çöküntüye yol açabilir. Buna hiç kimsenin hakkı olamaz...

•       Uluslararası hukukla ve şehit kanlarıyla alınan vatan toprakları asla masa başında ve hayaller uğruna peşkeş çekilemez. Anayasa gereği, KIBRIS İÇİN ESAS REFERANDUM TÜRKİYE’DE YAPILMALIDIR!..