İstikrar Peşinde

Yıl: 1 Sayı: 6
Haziran 1998

< önceki

 
 
 

Cemal UYSAL

 
İSTİKRAR PEŞİNDE


            GİRİŞ 

            Ne rasyonel beklentiler hipotezinin teorisyenleri ve ne de İ.M.F. ‘nin sükseli iktisatçıları, Uzak Doğuda başlayan ve kısa zamanda dünyaya yayılan global krizi önceden görebildiler. Çünkü birbirine bağlılığı çok artmış ve likiditesi oldukça yükselmiş bulunan günümüz ekonomilerinin karma karışık işleyiş tarzı, iktisatçıların daha da karmaşık olan analiz metodları ve şifreli lisanları ile birleşince, ekonomik olayları ve sebeplerini anlamak her zaman kolay olmuyor. Konumuz  olan enflasyon da teorik ve tatbiki iktisadın hemen her alanı ile ilişkili olduğundan oldukça kompleks bir hadisedir ve bu nedenle de sebep ve sonuçlarını, bütün safhaları ve detayları itibariyle anlamak ve etkin önlemler almak kolay değildir. Literatürde bir ayrıma tabi tutularak; talep enflasyonundan, maliyet enflasyonundan, yapısal enflasyonundan, ithal edilmiş enflasyandan bahsedilir. Ancak gerçek hayatta ortaya çıkan bir enflasyonun spesifik olarak hangi sebepten kaynaklandığını bilmek; şüphesiz olayı tahlil eden ve ona çareler arayan bir iktisatçı ve enflasyonu önlemek isteyen siyasi otorite için, alınacak tedbirlerin belirlenmesi bakımından önemli olabilir. Ancak halkı, enflasyonun hangi sebepten ileri geldiği ilgilendirmez. O kendisine büyük sıkıntılar veren enflasyonun önlenmesini ister. Şimdilerde artık çoğu kimse eskiye nazaran enflasyonun sebebini daha iyi anlamaktadır. Gerçekten de enflasyon parasal bir olaydır ve yine parasal tedbirlerle önlenebilir. Ancak paranın tarifi bile tam olarak yapılamazken, özellikle günümüzdeki çok çeşitli ödeme vasıtaları karşısında, neyin para olarak kabul edileceği tam olarak bilinmezken, para politikası ne ölçüde etkili olabilir ? Bu belirsizlik bir yana, para politikasının uygulanması konusunda siyasi otorite yeterince istekli ve kararlı olabilecek midir ?  

            Yazımızın başında iki büyük iktisatçının enflasyon konusunda vukufla ortaya koydukları düşüncelerini konuya ışık tutması bakımından buraya alıyorum.  

             “Ekonomi teorisinin amacının çeşitli ekonomik değişkenlerin nasıl optimize edileceğini analiz etmek olduğu söylene gelmiştir. Fakat parasal ekonomimizin tek anahtar değişkeni olan para, bugüne dek optimizasyon analizlerinin dışında bırakılmıştır. Bu nedenle, ciddi bir enflasyonun gelişmiş olmasına şaşmamak gerekir.” ( Prof . C. Nishiyama ) 

             “Enflasyon hadisesi her zaman asimetrik bir surette yani, belli bir zamandaki mal ve hizmet arzına, veyahut bunun çoğaltılaması imkanına nazaran lüzumundan fazla para yatırılmasından doğar... Enflasyon ortamında; fiyat ve gelir manzumelerinde bir takım yer değişmeler olur ve bu yer değiştirmeler reel şartlardan ileri gelen, diğer bir deyişle, iktisadi mal ve hizmetlerin yarattığı bir değişim olmadığı için, iktisadi bünyede hastalık alametleri olarak bazı yeni tezahürlere (görünüşlere) yol açar. Bu yeni tezahürlerin neticesi olarak iktisadi bakımından müstahsil kuvvetler rasyonel olmayan bir düzene sokularak, bu surette kullanıldığı gibi milli gelirin bölüşümünde  de, ne iktisadi bir zaruretin icabı olarak ne de sosyal ve ahlaki yönden müdafası kabil olmayan değişikliklere yol açar.”( Prof . F. Numark ) 

            Gerçekten de; mal ve hizmet arzının bir yıldan diğerine nisbeten statik bir yapıda  (yılda en çok %  5-6-7 artabilir ), buna mukabil  M1 ve M2 olarak para arzının ise; dikkat edilmediği ve önlem alınmadığı takdirde, bir yıldan diğerine ikiye katlanabildiği hatta birgünde bile önemli artışlar gösterebilen, dinamik bir yapıda olması nedeniyle istikrar bakımından para gerçekten de anahtar değişkendir. 

            DENGE BOZUCU BAŞLICA ETKENLER 

            Bir ekonomide yüksek fiyat  konjonktürü , yani enflasyon uzun bir süre ve yüksek oranda seyrediyorsa; tasarruf seviyesinden kaynak tahsisine, yatırımlardan ihracata, kambiyo fiyatından kamu finanasmanına ve nihayet gelir dağılımına kadar çok olumsuz tesirler meydana getirmesi kaçınılmazdır. Yirmi yıla yakın bir zamandan beri yüksek fiyat konjonktürü içinde bulunan Türkiye ekonomisinde, bütün bu olumsuzluklar fazlası ile  yaşandığı ve bundan ekonomi ve toplum büyük sıkıntılar çektiği içindir ki , ekonomiyi bir düzene sokmak ve isitkrara kavuşturmak mecburiyeti ortaya çıkmıştır. istikrar tedbirleri sonucu yapışkan enflasyon aşağıya çekildiğinde, ekonomominin her kademesinde olumlu etkileri görülecek, herşeyden önce de  ülke kaynaklarının rasyonel bir tarzda kullanılması imkanının sağlayacak bir makro ekonomik ortam oluşacaktır.  

            Kronik yüksek enflasyon içinde bir takım yapay gelirler ve harcamalar, buna bağlı olarak da bir takım yapay iktisadi ve ticari faaliyetler, iş alanları ve istihdam şekilleri ortaya çıkar. Enflasyonun önlenmesi ve efektif talep hacminin daralması ile birlikte bu yapay işler ortadan kalkar. Ekonomik ajanlar yani firmalar, insanlar ve devlet, gerek tüketim ve gerekse yatırım malları taleplerinde, faktör kullanımında, daha akıllı, daha dikkatli, daha hesaplı davranmaya başlarlar. Müteşebbisler zihinlerini enflasyon tahmini yapmak ve işlerini buna göre ayarlamak gibi bir belirsizlik ve sıkıntıdan ,siyasi otorite  de makro ekonomik sorunlarla uğraşmaktan kurtulurlar ve gerçek üretimin yapıldığı piyasalar kendi doğal sistemleri içinde işleme imkanına kavuşurlar ve düzene girerler. Bunun ekonomi literatürü bakımından anlamı kaynakların rasyonel kullanımıdır. Bununla birlikte kamu kesimide tasarrufa sokulur, kamu açıkları giderilirse istikrar bakımından daire tamamlanmış olur.  

            Küçünmemesi ve üzerinde ciddi olarak durulması gereken bir etki daha var ki, o da toplumun ekonominin imkanlarını aşan talepleridir. Türkiye, nüfusu hızla artarken, şehirleşme oranı nüfus artışının iki katına varan, genç nüfus oranı oldukça yüksek, temel alt yapıyı henüz tamamlayamamış  ve bu alana önemli kaynaklar tahsis etmek zorunda kalan , gelişmekte olan bir ülkedir. Kalkınma hamlesine çok geç başlamıştır. Gelişmiş Avrupa ülkelerinin asırlar boyu adım adım gerçekleştirdikleri kapitalistleşme sürecini Türkiye esas itibariyle son elli yılda başlatmıştır.Buna mukabil globalleşen  ve birbirine çok yaklaşan dünyada; meydanın telekominikasyonun, ulaşımın ve uluslararası ticari ve insani ilişkilerin çok gelişmesinin bir sonucu olarak zengin ülkelerin yaşayışını ve refah düzeyini yakından gören halkımız, bu zengin ülkelerdeki yüksek ve cazibeli yaşama, fiziki ve sosyal alt yapıya kısa zamanda sahip olmak istemekte ve siyasi otoriteyi yoğun bir baskı altında tutmaktadır. Bu durum hükümetleri de; toplumun taleplerini  karşılama hususunda aceleci davranmaya, şimdilerde “ populizm ” olarak tarif edilen, ülke imkanlarının üzerinde yatırım yapmaya, isithdam ve sosyal transferleri artırıcı uygulamalara girmeye sevk etmektedir. Ancak reel şartların ve özellikle de ülke içi tasarrufların buna imkan vermemesi sonucu, iç ve dış borçlanmaya baş vurulmakta, bunlar da yeterli olmayınca açık finansmana gidilmekte; yüksek ve kronik enflasyon böylece ortaya çıkmaktadır. Enflasyonun önlenmesine dair radikal tedbirlerin alınması da büyük ölçüde, aynı sebepten yani toplumdan gelebilecek tepkiler nedeniyle geciktirilmektedir. 

            İktisadi  istikrarların  fiyatlar genel seviyesindeki hızlı ve sürekli artışlar  sebebiyle bozulması sonucu ortaya çıkan enflasyon, teknik bir hadise midir?  yoksa politik karar ve tercihler sonucu mu ortaya çıkmaktadır? Biraz sonra izah edileceği üzere, gerçekte  enflasyon siyasi otoritenin karar ve tercihleri sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle  de enflasyonu, sebep yönünden politik , sonuç itibariyle teknik bir hadise olarak kabul etmek mümkündür.  

            Hadise teknik yönü itibariyle ele alındığında, teorik ve tatbiki iktisadın hemen bütün alanlarını  kapsayan  oldukça derin ve karmaşık makro ekonomik analizlerin yapılmasına ihtiyaç gösterir. Ve yapılacak analizler  sonucu, enflasyon hadisesi sebep ve sonuçları itibarlarıyle tatmin edici bir şekilde izah edilebilir. Gerçekte ise olay başlıca makro ekonomik değişkenlerden kaynaklanır ve önlenmesi de gene bu değişkenler üzerinde yaratılacak etkilerle, bunların yeniden gözden geçirilip bir düzene sokulması ile önlenebilir. Makro ekonomik değişkenler ise devlet ekonomisi içindedirler. Ve bu nedenle de siyasi otoritenin karar  ve tercihleri  ile şekillenirler. Bütçe, Hazine ve Merkez Bankası  üçgeni ve buralardan kaynaklanan, kamu kesimi açıkları , kamunun borçlanma ihtiyacı ve politikası, teşvikler , sübvansiyonlar , kur politikası, tarım ürünleri destek alımları , emisyon hacmi, reeskont  hadleri , büyüme  hedefleri gibi  tamamen kamu ekonomisi içinde  ve politik  gücün yönetimindeki araçlardaki 
.0bozulmalar enflasyona sebep olmaktadır.  

            Gerçekte siyasi karar ve tercihler sonucu ortaya çıkan enflasyon , önce mekanik bir şekilde gelişmekte, zaman ilerledikçe bu defa psikolojik etkileride görülmekte, paradan kaçış mala koşuş başlamakta, ücret fiat çekişmesi ile helezonik bir mecraya giren hadise içinden çıkılmaz bir hale gelmekte toplumdaki her kesim suçu birbirine atmaya başlamaktadır. Çünkü istikrar dönemlerinde nisbeten iyi bir durumda olan fiatlar nispi yapısı, enflasyon ortamında reel şartların gereği olarak değil enflasyonun tesiri ile değişmektedir. Bu durum serbest çalışanları belirsizliğe ve endişeye sevk ederken, sabit gelirlilerden, geliri sözleşmeye bağlı olanlardan, fiyatlarını arttırma imkanları olanlara doğru haksız ve gizli bir kaynak transferine sebep olmaktadır. Servetlerde ve gelirlerde uzun süren enflasyon sebebiyle haksız bir şekilde meydana gelen bu yeni fiziki  ve parasal strüktür, reel ve parasal  ekonomide bozukluklara sebep olurken, toplumda da ciddi bunalım ve hoşnutsuzluklara yol açmaktadır. Enflasyonun meydana getirdiği bu erozyonu ve bozulan fiatlar nispi yapısını, enflasyon önlense bile kısa zamanda düzeltmek mümkün olmaz, dirençle karşılaşılır. “Enflasyon  lobisi”diye söylenen de aslında  haksız bir şekilde oluşan bu gelir ve servet  strüktüründen karlı çıkanlar ve bunun  devamını isteyenlerdir.  

            Çok ciddi bir sorun daha  var  ki, o da kayıt dışı  ekonomidir. Kimine göre ekonominin  % 20 ‘sine, kimine göre  % 50’sine  tekabül eden kayıt dışı ekonomiyi verği beyannamelerine yazdırmadan talebi kontrol altına almak,  vergi  gelirini arttırmak ve istikrarı temin etmek  oldukça zordur. Buna mukabil istikrar tesis edilse bile bunun  topluma maliyeti çok yüksek olacaktır. 

            Enflasyonun önlenmesi için bütçeden çok şey beklenmektedir . Gerçekten de bütçe imkanlarını kullanarak istikrarın tesisine önemli katkılar yapmak mümkündür. Zira Devlet Bütçesi , hem milli gelirin büyükçe bir bölümünü devlete aktaran ve hem de bu gelirin nerelerden kimlerden alınacağını ve nerelere, hangi alanlara, kimlere aktarılacağını belirleyen önemli bir araçtır.Ancak bütçenin iktisadi politikasının istikrar bakımından etkili bir aracı olabilmesi için, milli gelir içindeki payının yüksek olması yanında, açık vermemesi ve fleksibilitesinin  yüksek olması gereklidir. Milli  gelirin küçük bir bölümüne sahip ve önemli ölçüde  açık veren, Maliye Bakanımızın ifadeleri ile %85  oranında donmuş, yani bir  yıldan diğerine; yatırım, cari ve transfer harcamaları blokları arasında, gerektiğinde kaynak kaydırmaya müsait olmayan bir bütçe, iktisadi istikrarın  tesisi ve enflasyonun önlenmesi bakımından ne ölçüde etkili olabilir? Bu nedenle olmalı ki, Maliye Bakanımız , bütçenin  istikrarın tesisindeki payının % 15-20 nisbetinde olbileceğini , istikrar programının mutlaka  diğer araçlarla desateklenmesi gerektiğini ifaade etmektedirler.  

            Devletin borçlama politikası da istikrar katkı  yapmaktan uzaktır. Zira, devlet’in borçlanma  vasıtaları olan hazine banoları alıcılarının genellikle bankalar ve özel büyük şirketler olduğu, kişisel alıcıların da çok önemli bölümünün, sayıları iki yüzbin civarındaki  yüksek gelirli kişiler olduğu, banka mevduatlarının % 80’in de bu kişilerin elinde bulunduğu bilinmektedir.Bu durumda , borçlanma ilave kaynak yaratmamakta, banka sistemindeki  tasarrufların ya da dövize bağlı paraların tahvile kaymasına sebep olmaktadır. Yani kamu borçlanması, tüketime girecek kaynakları tasarrufa dönüştüren bir mekanizma değil, hazır fonları bir alandan diğerine kaydıran  yani yatay fon mobilizasyonuna sebep olan bir  araç  haline gelmiş bulunmaktadır.  

            Ekonomik manada dengesizlik  reel akımlarla nakdi akımlar arasındaki oranın bozulmasıdır. Bir ekonomide bir tarafta mal ve hizmet şeklinde GMSH’yı oluşturan fiziki / reel akımlar,diğer tarafta bulunanların mübadelesini sağlayan ve parasal Mlli Geliri ifade eden nakdi akımlar mevcuttur. Bu iki  taraf arasında var olan nispi / optimal dengenin bozulması halinde istikrarsızlık ortaya çıkmaktadır. Bu hadise iki yönlü gelişir; mal ve hizmet arzına veya bunun arttırılması imkanına nazaran para miktarı fazlaca artarsa, çok para  yetersiz miktardaki mal ve hizmetin peşinden koşmaya başlar ve bu durumda fiyatlar genel seviyesi yükselir ve enflasyon ortaya çıkar. Tersi olursa, yani mal ve hizmet miktarına nazaran iştira  gücü yetersiz kalırsa bu defa fiyatlar genel düzeyinde düşüş, yani deflasyon gözlenir. Türkiye için  herzaman birinci haldeki istikrarsızlık, yani enflasyon söz konusu olmuştur. Sorunun merkezindeki sebep ise tasarruf yetersizliğidir.  

            Türkiye üyesi olmak için baş vurduğu AT ülkelerinin gelir seviyesini yakalamak ve toplumu  refaha ulaştırmak için, herşeyden önce, yüksek büyüme  hızlarını  gerçekleştirmek zorundadır. İktisadi manamada büyüme GSMH’nın artmasıdır. Bu nasıl olacak? Yüksek düzeyde sermaye donanımı  ve üretim kapasitesi ile  bunun da yolu yüksek düzeyde tasarrufta bulunmak ve bunun önemlice bir bölümünü yatırımlara kanalize etmekten geçer. Geçmişte Japonya ve Almanya, bugünkü zenginliklerine  ulaşırken uzun süre çok yüksek tasarruf  ve yatırım seviyelerini gerçekleştirmişlerdir. Günümüzde de kısa zamanda  mucize gelişme gösteren ve Asya Kaplanları  denilen ülkeler de aynı yolu izlemişlerdir. Mesala onlardan biri olan ve bugün ekonomik kriz içinde bulunan Güney  Kore, çeyrek asırlık bir zaman içindeki mucize kalkınmasını, her yıl GSMH ‘sının  % 37.4 ‘ünü tasarruf ederek ve bunun % 29.8 ‘ini yatırımlara aktararak gerçekleştirmiştir. Türkiye yüksek kalkınma hedeflerini ön görüş ve bunu da uzun bir süre gerçekleştirmiştir. Ama GSMH ‘sını ancak %25’ini tasarruf  edilebilmiştir.Bu tasarruf oranının yüksek büyüme için yeterli olmaması sonucu açık finansmana başvurulmuştur. Gerçekten de AT  üyesi ülkelerin % 3 ‘lerdeki kalkınma hızlarının bazı yıllar iki katı, hatta üç katına varan kalkınma hızlarını gerçekleştiren Türkiye, bu yüksek kalkınmayı sağlam kaynaklarla finanse edememiştir. Nitekim OECD ‘nin birçok ülke ile birlikte ülkemiz için de her yıl hazırladığı ekonomik raporların hemen tamamında, gerçekleştirilen yüksek büyümeden övgü ile bahsedilirken, iç talepteki aşırı artışın kontrol edilemediği bunun da enflasyon yarattığı, ekonomiyi sıkıntıya soktuğu belirtilmektedir. Yani yüksek oranda büyüme sağlanacaksa, yüksek oranda reel tasarruf yapılması gereği vurgulanmaktadır. Gerçekten de teknik olarak yapılan hesaplarda, büyüme oranları yatırım / hasılat katsayısına göre belirlenmektedir. Bir birim büyüme oranına ulaşmak için gerekli tasarruf ve yatırım oranı belirtildikten sonra, bu ekonominin tümüne uygulanmakta ve genel kalkınma oranı belirlenmektedir. Özetlersek, yüksek büyüme yüksek yatırıma, yüksek yatırım da yüksek tasarrufa ihtiyaç göstermektedir.  

            Türkiye’de gelirler ve istihdam srüktü de istikrar tedbirlerinin etkili bir şekilde uygulanmasını zorlaştıran ve hatta etkisiz kılan bir karaktere sahiptir. Ülkemizde ücretliler aktif iş gücünün %33 ‘ünü oluşturmaktadırlar. ( Bu oran gelişmiş batı ülkelerinde %70 ‘in üzerindedir. ) Ve bunlara yapılan net ele geçen ödemelerin GSMH içindeki payı %26 ‘dır. Buna göre GSMH ‘ nın %74 ‘üne sahip olan ve faal istihdamın %67 ‘sini teşkil eden çeşitli mesleklerdeki çoğunluk serbest piyasada mal ve hizmet satmaktadır. Nüfusun bu ölçüde büyük bir bölümünün serbest çalışması, ilk bakışta ülkemizde yaygın bir işletme mülkiyetinin bulunduğu ve iktisadi demokrasinin sağlıklı bir durumda olduğu gibi görünmekte  ise de gerçek hiç de öyle değildir. Bu yapı diğer birçok olumsuzlukları yanında talep kısıcı tedbir ve politikaları da etkisiz kılmaktadır. İstikrarın tesisi için alınan talep kısıcı tedbirler bu %33 oranındaki ücretlinin GSMH içindeki  %26 ‘lık payı üzerinde, o da küçük oranda bir etki yaparken, GSMH ‘nın %74 ‘ünü elinde bulunduran ve harcamaları kontrol altına alınamayan %67’lik bir çoğunluk, alınan tedbirler karşısında tüketim malları talebini değil, gerektiğinde  yatırım malları taleplerini kısmaktadırlar. Kişi başına düşen gelirin azaldığı dönemlerde bile, tüketimlerinden hiç bir fedakarlıkta bulunmıyan ve harcamalarını inatla devam ettiren bu grubun tasarrufların artırılamamasında ve harcamaların kontrol altına alınamamasında önemli bir rolü vardır. Buna bir de kayıt dışı ekonomiyi ilave edersek enflasyonun önlenmesine ilişkin çabaların önündeki engelleri daha iyi görürüz.  

            Zaman zaman toptan eşya fiyatları endeksinin perakende fiyatlar endeksinden daha yüksek çıkması ve fiyatlar genel seviyesindeki artışın para artışının üstünde seyretmesi, enflasyonun maliyetlerden kaynaklandığı intıbaını vermektedir. Ancak uzun süredir yüksek seviyede seyreden kronik bir enflasyonun, maliyetlerden mi yoksa talepten mi kaynaklandığını tespit etmek, gelinen bu noktadan sonra mümkün değildir. Mesela,  tarım ürünleri taban fiyatları ile işçi üçretletrinin her yıl belli bir oranda artırılması sonucu ortaya çıkan munzam talep, talep enflasyon tesirimi yapar? Yoksa emek faktörünün ve tarım ürünlerinin sanayinin önemli bir girdisini teşkil etmeleri sebebiyle maliyet enflasyonuna mı sebeb olur? Gene, kredi ve dövizin yüksek fiyatı maliyet enflasyonu tesirimi yapmakta? Yoksa bunları arz edenlere yapılan ödemeler talep enflasyonuna mı sebeb olmaktadır?  

            Kanaatimizce, reel tasarrufların GSMH içindeki oranı düşük olduğundan ve enflasyonun tesiri ile nakit balansları da limitte bulunduğundan, para arzı ile desteklenmediği sürece kamu zamlarının da bir maliyet enflasyonuna dönüşmesi ve fiyatlar genel düzeyini devamlı yükseltmesi mümkün olamaz. Yapılan her zamdan sonra para arzı kontrol altına alınamadığı için fiyatlar devamlı olarak yükselmiştir. Halbuki para arzının ençok kamu mal ve hizmetlerine zam yapıldığı zaman kontrol altına tutulması gerekir. Aksi taktirde ve her zaman olageldiği  gibi..., kamu sektörünün zamlar sebebiyle elde ettiği nispi avantajı, özel kesim, talep  genişlemesinden yararlanarak fiyatlarını artırıp geri almakta ve kamu kesimi bir müddet sonra tekrar başlangıç noktasına gelerek finansman açıkları ile karşı karşıya kalmaktadır.  

            Enflasyonun önlenmesi için herşeyden önce kamu açıklarının giderilmesi gereklidir.Açık veren kamunun aşırı borçlanması ve yine Merkez Bankası kaynaklarının kamuya kaydırılması, bir taraftan fonların fiyatını yani faiz hadlerini aşırı derecede yükseltip, kamunun ve özel sektörün yükünü artırırken diğer taraftan da, istikrarın tesisi için Merkez Bankasının elinde bulunan, mesela açık piyasa işlemleri ve reeskont haddleri gibi para politikası araçlarının fonksiyonun yok olmasına araçların piyasayı regüle etmek için kullanılması imkanının ortadan kalkmasına sebeb olmaktadır.  

            Uygulanacak istikrar tedbirleri şüpesiz özel ve kamu talebini düşürülecektir. Bu da ilk başlarda ekonomide, beli bir oranda daralmaya sebeb olacaktır. Bundan da en çok özel sektör  etkileneceği için ortaya çıkması muhtemel üretim ve istihdam düşmesinin olumsuz sonuçları (Hükümetkerin en hasas oldukları konular) çokça gündeme getirilecektir. Ancak istikrarın tesisi için belli bir süre buna da mukavemet etmek gereklidir.  

            Şüpesiz enflasyon üzerinde her ülkenin özel şartlarının tesiri vardır. Ancak on beş yılı aşkın bir zamandan beri bizim yaşadığımız ve adeta doku altına yerleşmiş bulunan yüksek kronik enflasyonun sebebi, belki de diğer bütün etkenleri ihmal ederek gösterbileceğimiz yegane sebebi para arzı genişlemisidir. Çoğu yıllar görüldüğü gibi reel milli gelir en çok %4-8 oranında artarken para hacminin %80 oranında, hatta bunun da üstünde çoğaldığı bir ekonomide dengesizliğin sebebini bir başka yerde aramaya denge bozucu tali unsurlar üzerinde durmaya gerek yoktur.  

            OLAYIN SOSYAL BOYUTU  

            Türkiye gelir dağılımının çok bozuk olduğu ülkelerin başında yer alıyor. Bu durum gerçekten de çok ciddi bir konudur ve Sayın Başkanımıza da Sayın Cumhurbaşkanımıza da endişelendirir hale getirmiştir. Nitekim Sayın Başkanımız "gelir dağılımındaki adaletsizliğin rejimi tehdit eder hale geldiğini " belirtirken, Sayın Cumhurbaşkanımız da " sosyal patlamadan endişe duyduğunu " ifade etmişlerdir. Gerçekten de gelir dağılımının temel de çok bozuk olması ve buna ilaveten çok yüksek oranlardaki enflasyon, toplumu özelikle de sabit ve dar gelirli halkı perişan etmektedir.  

            Ocak ayı enflasyonu tüketici fiyatlarında %7.2. toptan eşya fiyatlarında %6.5 gibi çok yüksek seviyelerde gerçekleşmiştir. Bir ayda 7.2 puan gibi çok yüksek bir fiyat artışı demek, 100 milyon lira aylık alan bir memurun veya emeklinin satınalma gücünün bir ay içinde 7.2 milyon azalması ve bu miktarın mal ve hizmet satanlara haksız bir şekilde transfer olması demektir. Toptan eşya fiyatlarındaki 6.5 puan artışın 0.5 puanın kamudan, 6 puanının özel sektörden geldiği açıklanmıştır. Bunun anlamı da bir ay içinde kamu kaynaklarından 6 puanlık bir bölümün haksız ve gizli bir şekilde özel kesime kaymasıdır.  

            Bu iki tablodan çıkan sonuç; kamu açılarının artması, sabit ve dar gelirli halkın fakirleşmesidir.  

            Gerek toplu sözleşme ile işçilere ve gerekse siyasi otoritenin kararları ile memur ve emeklilere yapılacak nominal gelir transferleri, reel değer transferini gerçekleştirdiği ölçüde anlam ifade eder ve gelir dağılımı ve refah düzeyinde iyileşme sağlayabilir. Bu da ancak iktisadi istikrarın sağlanması ve enflasyonun önlenmesi ile mümkün olur. Bu nedenle antienflasyonist politikalar, talep kısıcı vergi tedbirleri ve diğer sosyal politikalarla birlikte uygulanmalı ve üst gelir gruplarının tükettikleri mal ve hizmet miktarının kısılmasını ve bunların dar gelirlere aktarılmasını sağlamalıdır. Bu yapılamıyorsa, nominal kaynak  transferi, sabit gelirliler açısından reel anlamda nisbi gelir avantajı yaratamaz ve Ocak ayında olduğu gibi sabit gelirlerin satınalma gücü reel olarak enflasyon oranında azalır. Ve sonuçta ne gelir dağılımında ve ne de refah düzeyinde bir iyileşme  olamaz.  

            Bütün bu olumsuzluklara  rağmen bir sosyal patlamanın olmamasının sebebi, ekonominin gelişmişlik düzeyinin düşük olmasıdır. Bir anlamda ekonominin zaafı aynı zamanda onun sosyal açıdan avantajını oluşturmaktadır. İhtisaslaşmanın ve girdi yoğunluğunun çok arttığı, tarımın hem milli gelir içindeki ve hem de genel istihdam içindeki payının %5 'lerin altına düştüğü, gelirlerin %95 'nin tarım dışı sektörlerden elde edildiği, genel nüfusun %95'inin şehirlerde oturduğu, ithalat ve ihracatın milli gelire oranının çok artması sebebiyle dışa bağımlılığı çok artmış, kişi başına gelir seviyesi çok yüksek ve buna göre oluşan yüksek hayat standartına sahip gelişmiş ülkelerin krizlere ve istikrarsızlıklara dirençleride nisbeten zayıf bir durumdadır. Gelişmiş bir ülke olmayan Türkiye'nin, aile içi dayanışma ve koruma gibi gelenekleri ve hasletleri yanında , tarımın milli gelir içindeki payının yüksek ve nüfusun % 40 gibi büyük bir bölümünün tarımdan geçinmesi, şehirlerde oturanların önemlice bir bölümünün hala tarımla ilişkilerini sürdürmeleri, ücretlilerin genel istihdam içindeki oranın% 33 gibi düşük bir düzeyde olması, ithalat ve ihracatın milli gelire oranının düşük olmasının ekonomimizin dışa bağımlılık riskini azaltması, gelir seviyesinin düşük ve gelir dağılımının temelde bozuk olması sebebiyle belli bir çoğunluğun zaten düşük hayat standardını kabullenmiş oluşu gibi ekonomik ve sosyal yapısal nedenler ülkemiz açısından, bir subap teşkil etmektedir. Ancak zamanın daralmakta olduğunu ve bunun ilanihaye böyle gidemeyeceği gerçeğini dikkate alarak, gelir dağılımının iyileştirilmesi ve enflasyonun düşürülmesine yönelik tedbirleri zaman geçirmeden almak gerekmektedir.