AÇIKLAMA
Kurtuluş Savaşımız’ ın sonucu olarak, yeni
Türkiye'nin bağımsız ve ulusal, çağdaş bir devlet kişiliğiyle uluslararası
alanda kendisini kabul ettirmesinin ana belgesi olan Lausanne (Lozan)
Andlaşmasını1 bu Andlaşmayı ve egemenliğimizi güçlendirecek
biçimde tamamlayan Montreux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesini2 gereği
gibi değerlendirmek için, Birinci Dünya Savaşı sonunda, yenik düşmüş Osmanlı
İmparatorluğu'na yükletilmek istenen Sevres (Sevr) andlaşmasını iyice bilmek
gerekir. Oysa, Sevres Adnlaşmasının, Fransızca, İngilizce ve İtalyanca asıl
metinleri3 yanında, bugünkü ve yarınki kuşakların anlayabileceği
dilde bugünkü yazımızla bir Türkçe metni yoktur. Sevres Andlaşmasının,
1920'de yapılmış ve eski harflerle basılmış bir Türkçe metnini, ilk kez Prof.
D .Nihat Erim, bugünkü yazımızla yeniden bastırmıştır4. Prof.
Erim, Andlaşmanın bu Türkçe metnini sunarken, dipnotta şunları
belirtmektedir:
Sevr Andlaşması metni "Sevr Devlet-i
Aliye ile Sulh Muahedesi 10 Ağustos 1920" başlığı altında Konya'da Öğüt
Matbaası'nda 1336-1920'de basılan nüshadan nakledilmiştir (Türkiye Büyük
Millet Meclisi Kütüphanesi; Es.No.1339-153; Remiz S.M.130). Ancak, bu vesika
tasdik edilip Takvim-i Vekayi veya Düstur'da yayınlanmadığı için eldeki
türkçe basılı metin asıl olan Fransızca metinle karşılaştırılmıştır. Büyük
Millet Meclisi kitaplığındaki nüsha: Traite de Paix entre les Puissances Alliees
et Associees et la Turquie signe le 10 août 1920 â Sevres (Texte Français,
Anglais et Ita-lien) başlığını taşımakta ve Esas No. 1932-1308, Remiz S.M.
543'de kayıtlı bulunmaktadır.
Sevres Andlaşmasının 1920 Türkçe çevirileri bugünkü
ve yarınki kuşakların anlayamayacağı ölçüde ağır, ağdalı bir Osmanlıca ile
yapılmıştır. Öte yandan bu çevirilerde, Fransızca ve İtalyanca asıl
metinlerle karşılaştırıldığı zaman, eksikler ya da değişiklikler de
görülmektedir. Bu yüzden, Anlaşmanın, yabancı dillerdeki aslından eski Türkçe
çevirilerle de karşılaştırarak yeni bir çevirisini yapmağı yararlı ve zorunlu
gördük.
Sevres Andlaşmasının Türkçe bu yeni metnini
hazırlarken aşağıdaki kaynaklardan yararlandık:
1. Traite dePaix entre Ies Puissances Alliees et
Associees et la Turquie, signe le 10 août 1920 â Sevres (Textc
Français, Anglais et Italien). Türkiye Büyük Millet Meclisi Kütüphanesi,
Es.No.: 1932-1308, Remiz:: S.M. 542. Andlaşnıanın Fransızca, İngilizce ve
İtalyanca metinlerini göz önünde tuttuk.
1 Lozan Barış Konferansı. Tutanaklar-
Belgeler. (Sunuş İsmet İnönü); Çeviren: Seha L.Meray, Ankara Üniversitesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi yayım, Ankara, Ankara Üniversitesi Basımevi, II
Takım, 6 Cilt, 8 kitap, 1969-1973.
2 Montreux Boğazlar Konferansı. Tutanaklar-Belgeler.
(Sunuş: Fahri S.Korutürk); Çevirenler Osman Olcay,
Seha L.Meray Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi yayım,
Ankara Üniversitesi Basımevi, 1976.
3 Traite de Paix entre les
Puissances Alliies et Assoâees et la Turqıie, signe le 10 Août 1920
â Sevres (Textes Français, Anglais et Italien). Türkiye Büyük Millet
Meclisi Kütüphanesi, Es. No. 1932-1308, Remiz: S. M. 542.
4 Nihat, Erim, Devletlerarası Hukuku ve
Siyasi Tarih Metinleri. Cilt 1: Osmanlı imparatorluğu
Andlaşmaları, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi yayınları, Ankara, Türk
Tarih Kurumu Basımevi, 1953, ss. 525-691.
2. Devlet-ı Aliye ile Sulh Şeraiti, İstanbul,
Matbaa-i Âmire, 1336-1920. Milli Kütüphane, Ankara, No.: 1946 B 64.
3. Devlet-i Aliye ile Sulh Muahedesi, öğüt
Matbaası, Konya, 1336-1920. Milli Kütüphane, Ankara. No. 1957 A 159. Bu
metin Matbaa-i Âmire baskısının aynıdır.
4. "Sevr Andlaşması (10 Ağustos
1920)". Nihat Erim, Devletlerarası Hukuku ve Siyasi Tarih Metinleri.
Cilt I: Osmanlı İmparatorluğu Andlaşmaları Ankara Üniversitesi Hukuk
Fakültesi yayınları, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1953, ss.525-691.
Prof.Erim, yeniden bastığı bu metni Konya Öğüt Matbaası baskısından aldığını
açıklamaktadır. Bu baskı da Matbaa-i Âmire baskısı ile aynı olduğuna göre,
bu üç Türkçe metni tek ve aynı metin saymak yerinde olacaktır.
5. Peyam-ı Sabah gazetesinde
yayınlanan Türkçe metin5.Bu metin Türkçe ilk üç metinden ayrıdır.
Yabancı dillerdeki asıllarına, birçok yerlerde daha uygun düşmektedir.
6. Vakit gazetesinde yayınlanan Türkçe
metin6. Bu metin Peyam-ı Sabah gazetesinde yayınlanan,
metnin aynıdır._____
Böylece elimizde, Sevres Andlaşmasının, 1920'nin
ağdalı Türkçesiyle, iki ayrı metni bulunmaktadır.
7. Yaptığımız
bu çeviri için şu kaynaktan da yararlandık: Muahede-i Sulhiye'nin Mevad-ı
Umumiyesini ve Hangi Devaire Aid Olduğunu Gösterir Hülasa Cedveli. Erkân-ı
Harbiye-i Umumiye ikinci Şubesi tarafından tertip ve tanzim edilmiştir,
İstanbul, 1336, Matbaa-i Askeriye. Milli Kütüphane, Ankara, No. 1969 A 811.
8. Müttefiklerin7 Osmanlı
Hükümetine verdikleri Barış Andlaşması tasarısına karşı Osmanlı Hükümetinin
yazılı olarak sunduğu görüşler, hem Peyam-ı Sabah8, hem de
Vakit9 gazetelerinde yayınlanmıştır. Bu metnin yabancı dilde
(Fransızca ya da İngilizce) aslını bulamadık.Bu
9. Müttefik Devletler, Osmanlı Hükümetinin
Andlaşma tasarısına ilişkin görüşlerini yanıtlayarak, küçük değişiklikler
dışında, ilk tasarı üzerinde direnmişlerdir. Müttefiklerin bu yanıtı da Peyam-ı
Sabah10 ve Vakit11 gazetelerinde
yayınlanmıştır. Bu metnin de Fransızca ya da İngilizce aslını
bulamadık. Müttefikler, bu kesin yanıtlarının sonunda,
ayrıntılara ilişkin olarak, kabul edebilecekleri küçük değişiklikleri
belirtmektedirler. Bu değişiklikler, Andlaşma tasarısının ilk Türkçe
çevirilerinde yoktur; ancak, imzalanan, yabancı dillerdeki son metinde bu
değişiklikler de yer almıştır. Biz, çeviriyi yaparken bu değişikliklere
dipnotlarda işaret ettik.
5 Pevam-ı Sabah, 31 Mayıs 1920, No.10973, s.2; l Haziran 1920, No.10974, s.1; 2 Haziran
1920, No. 10975, s.1; 3 Haziran 1920, No. 10976, s.2; 4 Haziran 1920,
No.10977, s.1; 5 Haziran 1920, No.10978, s.1; 6 Haziran 1920, No.10979, s.2;
7 Haziran 1920, No.l0980 s.2..
6 Vakit, l Haziran 1920, No.905, s.1; 2 Haziran 1920, No.906, s.1; 3 Haziran
1920, No.907, s.2; 4 Haziran 1920, No.908, s.3; 5 Haziran 1920, No.909, s.3;
6 Haziran 1920, No.910, s.3; 7 Haziran 1920, No.911, s.3; 8 Haziran 1920,
No.912, s.3.
7 Çeşitli metin çevirilerinde
"Müttefikler" adı Birinci Dünya Savaşındaki düşmanlarımızı oluşturan
o zamanki deyimi ile "İtilâf Devletleri"ne verilmiştir
("Allies", "Allied Powers" v.b.). O dönem sayisal
yazınında "Entente" ülkeleri olarak bilmen devletlere de tarihte
"İttifak Devletleri", "Müttefikler" denilmekte idi.
"Sevres" çevirisinde bu güçlükle karşılaşıldı. Çevirimizde anlamı
bozacak bir karşıklığa meydan verilmediğini sanıyoruz (çevirenler)
8 Peyam-ı Sabah, 16 Temmuz 1920,
No.11014, s.2; 17 Temmuz 1920, No.11015, s.1; 18 Temmuz 1920, No.11016, s.2;
19 Temmuz 1920, No.l 1017, s.2; 20 Temmuz 1920, No.11018, s.2; 23 Temmuz
1920, No.11020, s.2.
9 Vakit, 16 Temmuz 1920, No.937,
s.1;'17 Temmuz 1920, No.938, s.1; 18 Temmuz 1920, No.939, s.1; 19 Temmuz
1920, No.940, s.1; 20 Temmuz 1920, No.941, s.1; 21 Temmuz 1920, No.942, s.1.
10 Peyam-ı Sabah, 21 Temmuz 1920, No.
11019, s. 1-2.
11 Vakit, 21 Temmuz 1920,
No.943, s.1.
10. Müttefiklerin bu kesin yanıtı üzerine,
Padişahın Başkanlığında Saray'da bir Meclis-i Ali toplanmış ve bu
toplantı sonunda bir Tebliğ-i resmi yayınlanmıştır12. Bu
duyuruda, Barış Andlaşmasının Osmanlı Hükümetince imzalanmasına karar
verildiği ve bu kararın gerekçesi açıklanmaktadır.
Müttefik Devletlerle Osmanlı Hükümeti temsilcileri
arasında Barış Andlaşması, Paris dolaylarında, Sevres'de, Endüstri Salonunda,
10 Ağustos 1920 günü saat 16.08'de imza edilmiştir13.
Sevres Andlaşması onaylanmadığı, üstelik Kurtuluş
Savaşımızla böylesine niyetlere son verildiği için, hiç bir zaman yürürlüğe
girmemiştir. Şu var ki, bugünkü, yarınki kuşakların iyice bilmeleri gereken
bir "ibret belgesi" olarak kalmaktadır.
Bu açıklamanın başında, Andlaşmanın yenik Osmanlı
Devletine yükletilmek istenen bir siyasal belge olduğunu belirtmiştik. Oysa,
Andlaşma metni ayrıntılı olarak incelendiğince, özellikle karşılıklı çeşitli
öneriler ve bunların sunuluş belgeleri göz önünde tutulduğunca, ortaya bir
yenilgi belgesinin ötesinde, Avrupa Emperyalizminin, yalnız kendisinin
avlanma alanı saydığı Avrupa Kıt'asından atmağa kararlı olduğu Türkiye'ye
karşı girişilmiş bir yok etme savaşının son aşaması çıkmaktadır. Birinci
Dünya Savaşına son veren belgelerden ne Versailles, ne Saint-Germain, ne de
Neuilly Andlaşmalarında bu derece insafsız, katı, acımasız hükümlere
rastlanır.
Türkiye Cumhuriyeti adını taşıyan onurlu Devletin
kuruluşu ile ilgili en önemli iki temel andlaşma olan Lausanne andlaşması ile
onu tamamlayan Montreux Boğazlar Sözleşmesine ilişkin belgelerin Türk kamu
oyuna açıklanmasından sonra, tarih yönünden, yukarıda değinilen gerçek
"ibret" ve uyarı gereksinmesini Mondros Bırakışması (Mütarekesi)
ve Sevres Andlaşması metinlerinin karşılayacağı sonucuna varmak için, bu
metinlerin, özellikle o dönemin İstanbul basınının incelenmesi yeter. Yıkılma
eşiğine gelmiş bir ülkenin, içte sağlam bir direnç ve kendine güvenme duygusundan
da yoksun olunca, dış yenilginin uluslararası alanda ne çabuk ve ne kolay bir
idam hükmüne dönüşebileceğinin ulusça bilinmesinin önemine inandığımız için
bu ölüdoğmuş belgeyi bugünkü ve yarınki kuşaklara tanıtmayı, kaçınılmaz bir
görev saydık.
Ultimatum niteliğinde, Osmanlı Hükümetine,
tartışılmasına izin verilmez bir biçimde sunulan belgeye, çöküntü dönemi
yönetiminin tepkileri de — ne acıdır — onurlu bir başkaldırma
biçiminde değil, eziklik duygularının gölgelediği bir katlanış bir, yakarış
biçiminde
olmuştur.
Atatürk şöyle demiştir: "İnsaf ve acıma
dilenmekle ulus işleri, devlet işleri görülemez. Ulusun ve devletin şeref ve
bağımsızlığı sağlanamaz. İnsaf ve acıma dilenmek gibi bir ilke yoktur. Türk
ulusu, Türkiye'nin gelecekteki çocukları bunu bir an bile
unutmamalıdırlar."
Osmanlı diplomasisinin ezikliğinden, Türkiye
Cumhuriyeti diplomasisinin onurlu, kişilikli davranışına geçilmek için,
Atatürk'ten esinlenen ve güç alan İnönü'nün Lozan'ım beklemek gerekecektir!
Çevirenler.
Ankara,
10 Ağustos 1977
12 Peyam-ı Sabah, 21 Temmuz 1920, No.l
1021, s.1; 'Vakit, 24 Temmuz 1920, No.945, s.1.
13 Peyam-ı Sabah, 12 Ağustos 1920,
No.11040, s.1; Vakit, 12 Ağustos 1920, No.962, s.1. Vakit, Andlaşmanın
imzalanması haberini kara çerçeve içinde vermektedir.
MONDROS BIRAKIŞMASI SÖZLEŞMESİ1
(30 Ekim 1918)
Britanya Hükümetinin, Müttefikleri ile anlaşmış
olarak, yetkili kıldığı, Akdeniz2 Bölgesi3 İngiliz
Başkomutanı Sayın Oramiral Sir Somerset Arthur GOUGH CALTHORPE
İle
Türk Hükümetinin yetkili kıldığı4
: Türk Donanma Bakanı Ekselans RAUF Bey5, Türk Dışişleri Müsteşarı
Ekselans REŞAT HİKMET BEY6, Türk Genelkurmayından Yarbay SADULLAH
Bey, arasında kararlaştırılan ve bağıtlanan Bırakışma [Mütareke] Koşulları:
Bir7. Çanakkale ve Karadeniz Boğazları'nın8 açılması ve
Karadeniz'e geçiş sağlanması. Çanakkale ve Karadeniz Boğazları kalelerinin9
Müttefiklerce10 işgal edilmesi.
İki. Türk
sularında11 bütün mayın tarlalarının, torpido kovanlarının ve
başkaca engellerin yerlerinin gösterilmesi ve bunların taranması ya da
kaldırılması için istenebilecek yardımın yapılması.
1 Bırakışmanın İngilizce ve Fransızca
metinleri için: Guerre Europeenne. Docurnents 1918. Conventions
d'Armis-tice Passees avec la Turtuie, la Bulgaric, I' Autriche-Hongrieet
l'Allemaşne par les Puissances Alliees et Associes. Ministere des
Affaires Etrangeres, Paris, Imprimerie Nationale. MDGCCCXIX (İngilizce metin,
ss. 7-9: Fransızca çevirisi, ss. 9-12). Osmanlıca çeviri metni için: Âli
Türkgeldi, Mondros ve Mudanya Mütarekelerinin Tarihi, Ankara 1948,
s.69; Nihat Erim, Devletlerarası Hukuku re Siyasi Tarih Metinleri. Cilt I
• Osmanlı imparatorluğu Anıtlaşmaları, Ankara, 1953, ss.519-524.
(Çevirenler)
2 İngilizce metinde
"Mediterranean"; Fransızca çevirisinde bu sözcüğe yer verilmemiş;
Osmanlıca çevirisinde nedendir, bilinmez "Bahr-i Siyah".
(Çevirenler) •
3 İngilizce metinde Commander-in chief of the
Mediterranean Station", Fransızca çevirisinde "Commandant en
chef britannique", Osmanlıca çevirisinde "İngiltere Hükümeti Bahr-i
Siyah Donanması Başkumandanı". (Çevirenler)
4 İngilizce metinde acting under authority
from the Tıırkish Government"; Fransızca çevirisinde "dûment
autorises par le Gouvernement Ottoman"; Osmanlıca çevirisinde
"Hükûmet-i Seniye Canibinden haiz-i salâhiyet". (Çevirenler).
5 İngilizce metinde "His Excellency
Raouf Bey"; Fransızca çevirisinde."Son Excellence Raouf Bey";
Osmanlıca çevirisinde "Devletlû Rauf Beyefendi". (Çevirenler)
6 İngilizce metinde "His Excellency
Rechad Hikmet Bey"; Fransızca çevirisinde "Son Excellence Rechad
Hikmet Bey"; Osmanlıca çevirisinde "Utufetlû Reşad Hikmet
Beyefendi". (Çevirenler)
7 İngilizce metinde "One, Two, Three...";
Fransızca çevirisinde "1., 2., 3. ..."; Osmanlıca çevirisinde
"Madde l, Madde 2, Madde 3 ...." (Çevirenler)
8 İngilizce metinde "Dardanelles
and Bosphorus"; Fransızca çevirisinde "des Dardanelles et du
Bosphore"; Osmanlıca çevirisinde "Çanakkale ve Bahr-i Siyah
Boğazlarının". (Çevirenler)
9 İngilizce metinde "Dardanelles and
Bosphorus forts"; Fransızca çevirisinde "des forts des Dardanelles
et du Bosphore"; Osmanlıca çevirisinde Boğazlar' ı aşacak biçimde
"Çanakkale ve Bahr-i Siyah istihkâmatı". (Çevirenler)
10 İngilizce metinde "Allied occupation";
Fransızca çevirisinde "Occupation par les Allies"; Osmanlıca çevirisinde
"müttefikler tarafından işgali". (Çevirenler)
11 İngilizce metinde "Turkish
waters"; Fransızca çevirisinde "les eaux turques"; Osmanlıca
çevirisinde "Osmanlı sularındaki". (Çevirenler)
Üç. Karadeniz'deki12 mayınlara ilişkin
eldeki bütün bilgilerin verilmesi.
Dört. Müttefik
savaş tutsakları13 ile gözaltındaki ya da tutsak Ermenilerin tümünün
İstanbul'da toplanarak hiçbir koşula bağlı olmaksızın Müttefiklere14
teslim edilmesi.
Beş. Sınırların
denetlenmesi ve iç düzenin korunması için gerekli olan birlikler dışında Türk
ordusunun15 derhal terhis edilmesi. (Birliklerin insan gücü ve
konuşu daha sonra Türk Hükümeti16 ile danışılarak saptanacaktır).
Altı. Türk
karasularında17 ya da Türkiye'nin işgalindeki18 sularda
bulunan bütün savaş gemilerinin teslim edilmesi; Türk karasularında19
kolluk ya da benzeri amaçlar için gerekli görülebilecek birtakım küçük
gemiler dışında, bu gemilerin belirtilecek Türk20 limanında ya da
limanlarında gözaltına alınması.
Yedi.Müttefiklerin, kendi güvenliklerini tehdit
edecek herhangi bir durum ortaya çıkarsa, herhangi bir stratejik noktayı
işgal etme hakkı bulunması.
Sekiz. Şu
sırada Türk işgali altında21 olan bütün limanların ve demirleme
yerlerinin Müttefik gemilerince22 özgürce kullanılması ve düşman
tarafından kullanılmasının önlenmesi. Aynı koşullar ticaret ve ordunun
terhisi amaçlan için Türk sularında bulunan Türk ticaret gemilerine23
de uygulanacaktır.
Dokuz. Bütün
Türk limanlarında ve tersanelerinde24 her türlü gemi onarımı kolaylıklarından
yararlanılması.
On. Toros
tünel sisteminin Müttefiklerce işgali25.
Onbir. Türk
Birliklerinin26 Kuzey-batı İran'dan savaş öncesi sınırların
gerisine derhal çekilmeleri daha önce buyrulmuş bulunmaktadır; bu buyruk
yerine getirilecektir.
12 İngilizce metinde "Black Sea";
Fransızca metinde "la Mer Noire"; Osmanlıca çevirisinde, "Bahr-i
Siyah" yerine "Karadeniz". (Çevirenler)
13 İngilizce metinde "Aliied
prisoners"; Fransızca çevirisinde "les prisonniers de guerre
allies"; Osmanlıca çevirisinde "İtilâf hükûmatına mensup üsera-yı
harbiye". (Çevirenler)
14 İngilizce metinde "to the
Allies"; Fransızca çevirisinde "aux Allies"; Osmanlıca
çevirisinde "İtilâf hükümetlerine". (Çevirenler)
15 İngilizce metinde "Turkish
Army"; Fransızca çevirisinde "l'Armee turque"; Osmanlıca
çevirisinde bu sözcük alınmamıştır. (Çevirenler)
16 İngilizce metinde "Turkish
Government"; Fransızca çevirisinde "le Gouvernement türe";
Osmanlıca çevirisinde "Devlet-i Aliye". (Çevirenler)
17 İngilizce metinde "Turkish
Waters"; Fransızca çevirisinde "les eaux turques"; Osmanlıca
çevirisinde "Osmanlı sularında". (Çevirenler)
18 İngilizce metinde "occupied by
Turkey"; Fransızca çevirisinde "occupees par les tures";
Osmanlıca çevirisinde "Devlet-i Aliye tarafından işgal edilen".
(Çevirenler)
19 İngilizce metinde "Turkish
territorial waters"; Fransızca çevirisinde "les eaux territoriales
turques"; Osmanlıca çevirisinde "Osmanlı kara
sularında". (Çevirenler)
20 İngilizce metinde "Turkish";
Fransızca çevirisinde "turcs"; Osmanlıca çevirisinde
"Osmanlı". (Çevirenler)
21 İngilizce metinde "in Turkish
occupation"; Fransızca çevirisinde "occupes par les turcs";
Osmanlıca çevirisinde "Osmanlı işgali altında". (Çevirenler)
22 İngilizce metinde "Aliied
ships"; Fransızca çevirisinde "les navires allies"; Osmanlıca
çevirisinde "İtilâf sefaini". (Çevirenler)
23 İngilizce metinde "Turkish mercantile
shipping"; Fransızca çevirisinde "navires marchands turcs"; Osmanlıca
çevirisinde "Süfün-ü Osmaniye". (Çevirenler)
24 İngilizce metinde "Turkish ports and
arsenals"; Fransızca çevirisinde "ports et arsenaux turcs";
Osmanlıca çevirisinde "Osmanlı tersane ve limanlarında".
(Çevirenler)
25 İngilizce metinde "Aliied
occupation"; Fransızca çevirisinde "Occupation par les
Allies"; Osmanlıca çevirisinde "müttefikler tarafından
işgali". (Çevirenler)
26 İngilizce metinde "Turkish
Troops"; Fransızca çevirisinde "troupes turques"; Osmanlıca
çevirisinde "kuva-yı Osmaniye". (Çevirenler)
Kafkasya Ötesi'nin27 bir bölümünün Türk28
Birliklerinden boşaltılması daha önce buyrulmuş bulunmaktadır; bu bölgenin
geri kalan bölümünün boşaltılması, oradaki durum Müttefiklerce29
incelendikten sonra gerek görülürse yapılacaktır.
Oniki. Türk
Hükümetinin haberleşmeleri30 dışında, bütün telsiz telgraf ve
kablo istasyonlarının Müttefiklerce31 denetim altına alınması.
Onüç. Denizciliğe,
askerliğe ve ticarete ilişkin her türlü gereçlerin yokedilmesinin
yasaklanması.
Ondört. Ülkenin
gereksinmeleri karşılandıktan sonra,
Türk kaynaklarından kömür, akar yakıt ve deniz gereçleri satın alma
kolaylıkları verilmesi. Yukarıda sayılan nesnelerden hiçbiri dışa
satılmayacaktır.
Onbeş. Kafkasya
Ötesi32 demiryollarının şu sırada Türk33 denetimi
altında bulunan bölümlerini de içermek üzere, halkın gereksinmeleri gereği
gibi göz önünde tutulmak koşuluyla, tüm olarak Müttefik makamlarının34
diledikleri gibi kullanımları altına konulması gereken bütün demiryolları
üzerinde Müttefik Denetleme Görevlilerinin35 yerleştirilmesi.
Bu hüküm Batum'un Müttefiklerce36
işgalini "de kapsar. Türkiye, Baku'nun Müttefiklerce işgaline37
hiçbir karşı çıkışta bulunmayacaktır.
Onaltı. Hicaz'da,
Asir'de, Yemen'de, Suriye'de ve Irak'da38 bütün garnizonların en
yakın Müttefik39 Komutanına teslim olmaları ve, Beşinci maddede
saptanacak olan düzenin korunması için gerekenler dışında, bütün Birliklerin
Kilikya'dan40 çekilmeleri.
Onyedi. Trablus
ve Bingazi'deki41 bütün Türk Subaylarının en yakın İtalyan
garnizonuna teslim olmaları. Türkiye42,
teslim olma buyruğuna uymazlarsa, bu Su
27 İngilizce metinde "Trans
Caucasia"; Fransızca çevirisinde "Transcaucasie";
Osmanlıca çevirisinde "Mavera-yı Kafkas". (Çevirenler)
28 İngilizce metinde "Turkish
Troops"; Fransızca çevirisinde "troupes turques"; Osmanlıca
çevirisinde
"Kuva-yı Osmaniye". (Çevirenler)
29 İngilizce metinde "Allies";
Fransızca çevirisinde "ies Aliies"; Osmanlıca çevirisinde
"müttefikler". (Çevirenler)
30 İngilizce metinde "Turkish
Government"; Fransızca çevirisinde "Gouvernement ottoman";
Osmanlıca,
çevirisinde "Hükümet muhaberatı".
(Çevirenler)
,
31 İngilizce metinde "Allies";
Fransızca çevirisinde "Allies"; Osmanlıca çevirisinde
"İtilâf memurları".
(Çevirenler)
32 Bakınız not 27.
33 İngilizce metinde "Turkish
control"; Fransızca çevirisinde "le controle türe"; Osmanlıca
çevirisinde "hükûmet-i Osmaniye'nin taht-ı murakabesinde".
(Çevirenler)
34 İngilizce metinde "Aliied
authorities"; Fransızca çevirisinde "des autorites alliees";
Osmanlıca çevirisinde "İtilâf memurlarının taht-ı idaresine".
(Çevirenler)
35 İngilizce metinde "Allied Control
Officers"; Fransızca çevirisinde "des agents de controle
allies"; Osmanlıca çevirisinde "İtilâf murakabe
zabitleri"(Çevirenler)
35 İngilizce metinde "Allied occupation":
Fransızca çevirisinde "occupation . .. par les Allies"; Osmanlıca
çevirisinde müttefikler sözü geçmemektedir. (Çevirenler)
37 Bakınız not 36.
38 İngilizce metinde "Mesopotamia";
Fransızca çevirisinde "Mesopotamie" Osmanlıca çevirisinde
"Irak".
(Çevirenler)
39 İngilizce metinde "Allied
Commander"; Fransızca çevirisinde ''Commandement allie"; Osmanlıca
çevirisinde "İtilâf kumandanına". (Çevirenler)
40 İngilizce metinde "Cilicia";
Fransızca çevirisinde "Cilicie"; Osmanlıca çevirisinde
"Kilikya". (Çevirenler)
41 İngilizce metinde "Tripolitania and
Cyrenaica"; Fransızca çevirisinde "Tripolitaine et
Cyrenaique"; Osmanlıca çevirisinde "Trablus'da ve Bingazi'de''.
(Çevirenler)
42 İngilizce metinde "Turkey";
Fransızca çevirisinde "La Turquie"; Osmanlıca çevirisinde
"Hükûmet-i Osmaniye".
(Çevirenler)
'
baylara ikmal gönderilmesinin ve kendileriyle
haberleşmenin kesilmesini sağlamayı yükümlenir.
Onsekiz. Mısrata'yı43
da içermek üzere Trablus ve Bingazi'de işgal edilen bütün limanların en
yakın Müttefik garnizonuna44 teslimi.
Ondokuz. Denizci,
asker ve sivil bütün Almanların ve Avusturyalıların bir ay içinde Türk
ülkelerinden45 çıkartılması; uzak bölgelerdekilerin de
olabildiğince erken bir tarihte çıkartılması.
Yirmi. Beşinci
madde gereğince terhis edilecek
Türk ordusu46 bölümünün, taşıtlarını da içermek üzere7 araç ve
gereçlerinin, silâhlarının ve cephanesinin kullanılış biçimi konusunda
verilebilecek buyrukların yerine getirilmesi.
Yirmibir. Müttefiklerin
çıkarlarını47 korumak için Türk Donatım Bakanlığına48 bir
Müttefik temsilcisinin49 bağlanması. Bu temsilciye bu amacın
gerektirdiği bütün bilgilerin verilmesi.
Yirmiiki. Türk
tutsaklarının50 Müttefik Devletler51 buyruğunda
tutulması. Askerlik bakımından çağdışı Türk sivil tutsakların52
salıverilmesi konusu göz önünde tutulacaktır.
Yirmiüç. Türkiye53
bakımından Merkez Devletleri54 ile bütün ilişkilerin kesilmesi
zorunluğu.
Yirmidört. Altı Ermeni ilinde55 karışıklık çıkarsa, Müttefikler56
bu illerin herhangi bir bölümünü işgal etme hakkını ellerinde tutarlar.
43 İngilizce metinde "Misurata";
Fransızca çevirisinde "Misurata"; Osmanlıca çevirisinde
"Mısrata". (Çevirenler)
44 İngilizce metinde "Allied
garrison"; Fransızca çevirisinde "La garnison alliee;"
Osmanlıca çevirisinde "İtilâf muhafaza
kıtaatı". (Çevirenler)
45 İngilizce metinde "Turkish
dominions"; Fransızca çevirisinde "possessions turques";
Osmanlıca çevirisinde "Memâlik-i Osmaniye".
(Çevirenler)
46 İngilizce metinde "Turkish
army".; Fransızca çevirisinde "l'armee turque"; Osmanlıca
çevirisinde "kuva-yıOsmaniye". (Çevirenler)
47 İngilizce metinde "Allied
interests"; Fransızca çevirisinde "les interets allies";
Osmanlıca çevirisinde "Müteliflerin menafii". (Çevirenler)
48 İngilizce metinde "Turkish Ministry
of Supplies"; Fransızca çevirisinde "Ministere turc de
ravitaillement": Osmanlıca çevirisinde "iaşe nezareti".
(Çevirenler)
49 İngilizce metinde "An Allied
representative"; Fransızca çevirisinde "Un representant allie";
Osmanlıca çevirisinde "İtilâf
mümessilleri". (Çevirenler)
50 İngilizce metinde "Turkish
prisoners"; Fransızca çevirisinde "les prisonniers turcs";
Osmanlıca çevirisinde "Osmanlı üsera-yı harbiyesi". (Çevirenler)
51 İngilizce metinde "Allied
Powers"; Fransızca çevirisinde "Puissances alliees"; Osmanlıca
çevirisinde ''İtilâf devletleri". (Çevirenler)
52 İngilizce metinde "Turkish civilian
prisoners"; Fransızca çevirisinde "internes civils turcs";
Osmanlıca çevirisinde "sivil üsera-yı harbiye"., (Çevirenler)
53 İngilizce metinde "Turkey";
Fransızca çevirisinde "la Turquie"; Osmanlıca çevirisinde
"Hükûmet-i Osmaniye". (Çevirenler)
54 İngilizce çevirisinde "Central
Powers"; Fransızca çevirisinde "Puissances centrales";
Osmanlıca çevirisinde "Merkezi Hükümetler". (Çevirenler)
55 İngilizce metinde "the six Armenian
vilayets"; Fransızca çevirisinde "les six vilayet armeniens";
Osmanlıca çevirisinde "Vilâyat-ı sitte". (Çevirenler)
56 İngilizce metinde "the Allies";
Fransızca çevirisinde "les Allies"; Osmanlıca çevirisinde
"İtilâf devletleri". (Çevirenler)
Yirmibeş. Müttefiklerle
Türkiye arasında57 düşmanca eylemler 31 ,Ekim 1918 Perşembe günü,
yerel saatle öğleden başlayarak kesilecektir.
İki nüsha olarak, Limni'de, Mondros limanında,
Majestelerinin "AGAMEMNON" Savaş Gemisinde58, 30 Ekim
1918'de imzalanmıştır.
İmza: Arthur CALTHORPE.
İmza: HÜSEYİN RAUF, REŞAD HİKMET, SADULLAH.
57 İngilizce metinde "the Allies and
Turkey"; Fransızca çevirisinde "entre les Allies et la
Turquie"; Osmanlıca çevirisinde "Müttefiklerle Hükûmet-i Osmaniye
arasında". (Çevirenler)
58 İngilizce metinde "on board His Majesty's
Ship "AGAMEMNON" at Port Mudros, Lemnos"; Fransızca
çevirisinde "â bord du navire de sa Majeste Britannique Agamemnon dans
le port de Moudros, Lemnos"; Osmanlıca çevirisinde "İngiltere
Hükûmet-i Kraliyesi sefain-i harbiyesinden Limni'de Moudros limanında
lengerendaz Agamemnon zırhlısında". (Çevirenler)
OSMANLI HÜKÜMETİNİN BARIŞ ANDLAŞMASI TASARISINA
YANITI
[Barış Andlaşmasına ilişkin Osmanlı Hükümetinin
Paris Barış Konferansına sunduğu yazılı görüşler Peyam-ı Sabah (16
Temmuz 1336, 1920, No:11014, s.2; 17 Temmuz 1336/1920, No:11015, s.1; 18
Temmuzl336/1920, No: 11016, s.2; 19 Temmuz 1336/ 1920, No: 11017, s. 2; 20
Temmuz 1336/1920, No: 11018, s. 2; 23 Temmuz 1336/ 1920,No: 11020, s.2) ile, Vakit
(16 Temmuz 1336/1920, No: 937, s.1; 17 Temmuz 1336/ 1920, No: 938 s.1; 18
Temmuz 1336/1920, No: 940, s.1; 20 Temmuz 1336/1920, No: 941, s.3; 21 Temmuz
1336/1920, No: 942, s.1) gazetelerinde Osmanlıcaya çevrilerek yayınlanmıştır.
Osmanlı Hükümetinin görüşleri, bugünkü dilimizle,
şöyledir] Barış Andlaşması tasarısına ilişkin Osmanlı Hükümetinin [Hükümet-i
Seniye-i Osmaniye'nin] görüşlerini soylu kişiliklerinize ulaştırmakla övünç
duyarım. Bu düşün çeleri kuşkusuz bir adalet düşüncesi ve sağlam bir barış
kurmak içten duygusuyla inceleyecek olan Yüce Meclisin [Barış Konferansının]
görüşlerinin tam doğruluğuna güvenebileceğine Osmanlı Hükümeti inanç
duymaktadır.
Barış ancak herkes için eşit haklar ilkesinin
koruyuculuğu altında uluslar arasında güvenlik, karşılıklı saygı ve dayanışma
duygulan üzerine kurulabiliyor. Bu duyguları yokedecek ya da yaralayacak,
uluslar arasında güvensizlik doğurabilecek olan herşey bir ayrılık nedeni
olacak ve yeni uyuşmazlıklar düşünülmesi olasılığı bulunacaktır. Bu düşünce
uyarınca, en büyük bir ölçülü davranış örneği verdiğine tam bir inanç içinde
olan Osmanlı Hükümetinin Barış Konferansının da aynı adalet ve hak duygusuyla
duygulanmış olarak bunu kabul edeceğinden kuşkusu yoktur.
BAŞLANGIÇ
Barış Konferansı Başkanı, Mayısın onbirinci günü
Andlaşma tasarısını Osmanlı temsilci heyetine sunarken, Türkiye'nin salt
yabancı baskısı altında savaşa girmiş olduğunu kabul eylemiş idi. Yüce bir
hakgözetirlik duygusunun esinlemesiyle oluşan bu gerçeğin açıkça
belirtilmesinin barış koşullarını etkilemiş olduğu ve bu koşulların genel
çöküntünün patlamasından sorumlu olan Devletlere önerilenler kadar ağır
olmayacağı umudunu vermişti. Gerçekten, eylemler ile cezalar arasında orantı eşitliği
demek olan adalet de bunu gerektirirdi. Özellikle Türkiye'nin yabancı baskısı
altında savaşa, girişi ulusun isteğine aykırı bulunmasından dolayı, bu umut
bir kat daha haklı [meşru] idi. Gerek halk arasında, gerekse siyasal
çevrelerde, ulusun bireylerinden pek çoğu, ülkelerinin yokedici bir serüvene
sürüklenmekte olduğunu anlamışlardı. Zira bunlar pek iyi biliyorlardı ki,
Türkiye, böylece kendisini bağlamış olduğu siyasal takımın zafer kazanması
durumunda bile, Almanya'nın etkinliği altına düşecekti. Eğer, şiddetli bir
muhalefete karşın, savaşa katılmak gerçekleştiyse, bu durum ancak on yıllık
iç devrimlerle, savaşların yarattığı karmaşık durum yüzünden olanak
bulabilmiştir. Böyle olunca, bundan doğan sorumluluğu tümüyle Türk ulusuna
yüklemek haksız olurdu; sözü geçen ulusu yaralamakla, yeniden ortaya çıkması
önlenmek istenilen kötülüğün nedeni yok edilerek ortadan kaldırılmış olmaz.
Haklı olan bu amaca varmak için ancak bir yol vardır ki, o da Osmanlı
Hükümetine, iç güvenliği korumak ve yasalara saygı gösterilmesini sağlamak
için gereken kararlılığı ve düzenliliği kurmak olanağını tanımak, hükümetin
gücünü düşürerek iç çekişmelere meydan verecek herşeyden kaçınmak ve Türk
ulusunun pek acı biçimde sıkıntısını çekmiş olduğu koşulların yeniden ortaya
çıkması olasılığını ortadan kaldırmağa meydan bırakmaktan başka bir şey
değildir.
Bundan başka, 28 Haziran 1919 tarihli Versailles
Andlaşmasının içerdiği koşullara oranla, barış koşullarının daha hafif olması
umudu, Türkiye'nin savaşı ve savaş acılarını yabancı toprağına götürmemiş
olması ve Osmanlı ordularına hiçbir yakıp — yıkma suçlaması
yüklenmemesi gibi, uluslararası yüksek bir moral değeri olan bir düşünceye de
dayanıyordu. Hiç kuşkusuzdur ki, Versailles barış andlaşması koşullarının
saptanmasında büyük katkısı olan bu gibi hak ve insaf koşulları, Osmanlı
Devleti barış andlaşması koşullarını esinlendiremezdi. Bununla birlikte,
böylesine haklı olan bu umut boşa çıktı. Osmanlı temsilci heyetine verilen
barış tasarısı, Versailles andlaşmasından az şiddetli olmadığı bir yana,
Osmanlı Devletine gerek Bulgaristan, Macaristan ve Avusturya'ya ve hatta
savaştaki sorumlulukları alışılmadık bir derecede olan Almanya'ya kabul ettirilen
koşullardan son derece ağır koşullar yüklemeğe kadar varmaktadır.
İşbu dört Devletin varolma haklan sarsılmamış,
ulusal topluluklar [milliyet] ilkesiyle, ulusların kendi yazgılarına egemen
olmaları ilkesi bu Devletlere, gerek onlardan yana gerek onlara karşı, eşit
olarak uygulanmıştır. Hakgözetirliğe ve buna tümüyle uygun olup bugün her
tarafça geçerli sayılan ve veri olarak kabul edilen hukuk ilkelerine göre,
Türkiye'nin, hiç olmazsa, eski müttefikleriyle eşit ölçüde işlem görmesi
gerekirdi. Andlaşma tasarısının kapsadığı göze çarpıcı eşitsizliği, yalnız
oniki milyon Türk değil, bütün İslam dünyası yüreği sızlayarak duyacaktır.
Osmanlı Devletine ilişkin andlaşma tasarısı, şiddet
bakımından hiçbir şeyle karşılaştırılamaz. Çünkü, söz konusu edilen,
gerçekte, [bu Devleti] bölmekten başka bir şey değildir. Osmanlı toprağından,
ulusal topluluklar ilkesi adına, Ermenistan ve Hicaz gibi özgür ve bağımsız
Devlet durumuna çıkarılmış, ya da Irak, Filistin ve Suriye gibi bir mandataire'in
koruyuculuğu altında bağımsız Devlet biçimine sokulmuş koca iller
ayırmak, İngiltere yararına Mısır'ı, Süveyş'i ve Kıbrıs'ı Osmanlı Devletinden
çekip almak, Libya kıtasıyla Akdeniz adaları üzerindeki bütün haklarından
vazgeçmesi Türkiye'den, istenilmekle kalmayıp, üstelik Türkiye'yi, aynı
ulusal topluluklar ilkesine aykırı olarak, Doğu Trakya ile İzmir yörelerinden
de yoksun bırakmağa kadar varmaktadır. Ve bu son derece haksız kesip biçme
ve çekip alma işlemi, Türkiye ile savaş durumunda bulunmamış olduğu halde,
yenen durumuna geçerek ve böylece yararlanmak isteyen Yunanistan yararına
yapılacaktır. Bundan başka Kürdistan'ın ayrılması hazırlandığı için, ülkenin
geri kalan kesimi etkinlik bölgelerine bölünmektedir.
Yüzölçümü bakımından, Osmanlı İmparatorluğu
ülkesinin üçte ikisi böylece şimdiden kendisinden ayrılmış olacak.
Halkının sayısı bakımından yitiği üçte ikiden aşağı
değildir.
Doğal zenginliklere ve kaynaklara gelince, bu
bakımdan da yitiğin tutarı olağanüstü büyüklüktedir. Fakat, bu kadarla da
yetinilmemektedir.
Andlaşma tasarısı bu ayırma ve çekip alma işlemleri
ile kalmayıp, Osmanlı Devletinin bağımsızlığına da en ağır saldırılar
içermektedir.
İstanbul'un içinde Türkiye kendi ülkesinde
sayılmayacak ve Padişah [Zat-ı Haz-ret-i Padişahi] ile Osmanlı Hükümetinin
yanında kimi zaman bunların bile üstünde Boğaziçi, Marmara Denizi ve
Çanakkale Boğazı üzerinde bir "Boğazlar Komisyonu" buyruğunu
yürütecektir. Bulgaristan bu Komisyona bir temsilci gönderecek, Türkiye sözü
geçen Komisyonda temsil bile edilmeyecektir. Bundan başka söz konusu iki yönetime
üç Devlet işgal kuvvetlerinin askeri yönetiminden oluşan bir üçüncü
eklenecek, üstelik, uluslararası işgal kuvvetleri komutanlığına Osmanlı
jandarma kuvveti bile bağımlı bulunacaktır.
Herhangi bir saldırıya karşı savunmada bulunabilmek
olanağı Türkiye'nin elinden alınmış olacak ve başkenti, bundan böyle,
düşmanın top menzili içinde bulundurulacaktır. Yasama işlerinde,
uluslararası andlaşmalarda, maliye işlerinde, yönetim, adalet, ticaret, vb...
alanlarda da Devletin bağımsızlığına geniş ölçüde saldırılarda bulunulacak, o
derecede ki, daha baştan kendisinden her yandan toprak ayrılmış olan Osmanlı
İmparatorluğu, en sonunda, gerek iç gerek dış bağımsızlığın neredeyse tüm
koşullarından yoksun edilmiş bulunacak ve, bununla birlikte, barış
andlaşmasının ve uluslararası yükümlüklerinin yerine getirilmesinden sorumlu
olacak.
Hak ve adaleti büyük ölçüde yaralayacak olan böyle
bir durum yaratmağa, mantık açısından olanak görülemeyeceği gibi, bu durum,
hukuk açısından da kabul edilemez, kurallara aykırı bir yenilik oluştururdu.
Gerçekten, bir yandan, aynı zamanda hem bir
Devletin varlığını sürdürmesini istemek, hem de onun varlığının temel
hukuksal koşulunu zorla ortadan kaldırmak istemenin olanağı yoktur. Öte
yandan ise, özgürlüksüz sorumluluk düşünülemeyeceği açıkça bellidir.
Ya Müttefik Devletler, Türkiye'nin varlığını
sürdürmesi düşüncesindedirler; böyle ise, ona yaşamak ve özgür ve sorumlu
bir Devlet gibi haklarına saygı gösterterek, ödevlerini yerine getirmek
olanağını vermek zorundadırlar. Ya da, Müttefik Devletler, Türkiye'nin
ortadan kalkmasını istiyorlar; öyle ise, hükümlerim kendilerinin yürürlüğe
koymaları ve savunması bile dinlenilmemiş olan hükümlüden, bu hükme imza
koymasını ve uygulanması konusunda kendileriyle işbirliğinde bulunmasını
istememeleri gerekir.
Ancak, bu ikinci yol, Müttefik Devletler
tasarısının başında üstü örtülü olarak bulunan, "savaşın köklü ve
sürekli bir barışa dönüşmesini" istediklerine ilişkin yüksek
bildirileri ile kesinlikle çelişirdi. Çünkü, hakkını ve bağımsızlığım
savunmaya kesin kararlı bulunan oniki milyonluk bir halkı, öyle az bir zaman
içinde ve kesinlikle, barışta yokedebilmenin olanaklı olabileceğini hiç
kimse düşünemez.
Bütün bir ulusu köleliğe mahkûm etmek de,
politikaları her zaman gönül yüceliği dolu düşüncelerden ve özgürlük sevgisi
ilkelerinden esinlenmiş olan ulusların duygularına kesinlikle aykırı
düşerdi.
Denenmiş olan ve vicdan üzerindeki etkisi herhangi
bir askeri gücün yaratabileceği etkiden çok daha üstün bulunan bir
politikayı gözden çıkarmak, yalnız geçmişi ayaklar altına almak değil,
adaletsizlikten doğarak birikmekte olan tehditlerle geleceği de berbat etmek
demek olurdu.
Böyle olunca, Türk ulusu, iyi karşılanacağından
kesinlikle umutlu bulunarak, barışı tüm içtenlikle hak ve adalet temelleri
üzerine dayandırmak isteyen ulusların en soylu duygularına başvurabiliyor.
İnsanlığa yakışan barışın yerleşmesi ve sosyal
yapıların güçlendirilmesi gibi çok büyük bir buyruk niteliğinde yüce bir
görevin yerine getirilmesine, Türkiye'nin de en iyi etmenleriyle katılması
olanağının Müttefik Devletlerce kendisine tanınacağına tam bir güven
duygusuyla, düşüncelerini, tümüyle hak ve adalet ilkelerine dayandırarak,
aşağıdaki gibi sunarız.
SORUMLULUK
Her şeyden önce, Türkiye, savaşa katılmış olması
yüzünden kendisine düşen görevleri kabul etmeyi bir yükümlülük sayar.
Katılma koşullarının ve hiçbir bağıtlanmayı bozmamış olmasının göz önünde
tutulması hakgözetirliğe uygun olacağı burada ayrıca belirtilir.
Türkiye, kendileriyle savaş içinde bulunduğu
Devletlere karşı olan sorumlulukları, kendisine tanınacak olanak oranında
tümüyle yerine getirmek gerektiğini anlamaktadır. Yenilmiş olduğu için,
hukuk kurallarının sınırı içinde, yenenlerin hükmünü kabul etmek zorundadır.
Böyle olunca, Türkiye, uluslararası hukuka aykırı
eylemlerden doğan zarar ve ziyanı ve yıkımları ödemek ve onarmak zorunluluğu
ilkesini kabul eder.
Savaş yasalarına ve yapılageliş [teamül]
kurallarına aykırı eylemler işlemiş olan kişilerin, Müttefik Devletler
mahkemelerine verilmelerini de, hakkın kaynağı olan dünya hukuk vicdanının
gereklerine uygun olacağı için, kabul eder.
Bundan başka Türkiye, yadsıdığı ve kınadığı, ancak
sonuçlarına katlanmak zorunda bulunduğu olayların yeniden ortaya çıkmayacağı
konusunda güvenceler vermek zorunluluğunu da kabul eder.
Yalnız, bu sorumluluğun hakkiyle saptanması için
olayların kendi ölçüleri İçinde değerlendirilerek, gerçek kökeninin de,
gerçek nedenlerinin de gözden uzak tutulmamasını ister.
Türkiye'nin apaçık belli çıkarlarına ne kadar
aykırı ise, isteğine de o ölçüde aykırı olan bu evrensel ağlatıya [trajediye]
sürüklenmesi, ancak dışarıdan buyruklar alan zorbaların itişiyle meydana
gelebilmiştir. Ve eğer hiçbir özürün uygun saydıramayacağı insanlık dışı
eylemler işlenmiş ise, bunlar tümüyle aynı siyasal takımca yapılmıştır.
Hiçbir bakımdan bir din bağnazlığının ortaya çıkışı değildir. Ancak ve ancak,
Türkiye'de bir aralık hükmünü sürdürmüş olan devrimci bir derneğin
yaptıkları şeylerdir ki, böyle devrimci çetelerin başka memleketlerde de
cinayet işledikleri görülmüştür ve bugün de görülmektedir.
Bağımsız bir Devlet olan Türkiye, kendi hükümetince
ve bunun etkisiyle o hükümet bugün düşmüş bulunsa bile işlenmiş eylemlerden
dolayı, öteki Devletlere karşı sorumludur. Fakat Türk ulusu, uluslararası
hukuk karşısında bu sorumluluğu kabul ederken, şiddetle kınadığı ve nefret
ettiği olaylara ortaklığı ve bunlarla ilgisi olmadığım ilân etmeği de hakları
arasında sayar.
Haksız yere işlenmiş olan yıkımların zararını
karşılamak ve bu gibi durumların yeniden ortaya çıkışına engel olmak,
Türkiye'nin kabul ettiği iki yükümlülüktür. Tam bir dürüstlükle, bunları
yerine getirmek en içten.isteğidir.
Devletin en temel hakları
A) Türkiye'nin, kendisine düşen ödevleri yerine
getirebilmesi için gerekli birinci koşul, Devlet olarak, temel haklarının
tanınması, ve bunlara saygı gösterilmesidir. Devletin en birinci hakkı
varolma hakkıdır.
Bu hak herkesçe kabul edilmiş ve Amerikan
Uluslararası Hukuk Enstitüsü bunu 6 Ocak 1916 tarihli Ulusların Haklarına ve
Ödevlerine ilişkin Bildirge'sinin en başına koymuştur: "Her ulus varolma
hakkına, varlığını koruma ve sürdürme hakkına sahiptir". Bu kural,
Birleşik Devletler Yüce Mahkemesinin iki hükmüyle de doğrulanmıştır. Bu temel
hakkı sarsan herhangi bir eylem, uluslararası hukuka bir saldın oluşturur.
Çünkü Rahip Gregoire'ın.* yazmış olduğu gibi, "Bir ulusun
özgürlüğüne karşı olan girişimler bütün öteki uluslara karşı bir suikast
niteliğindedir. Varolma hakkı ve bunun gerekleri son derece temel olduğundan,
[bunlar] yokedilemez ve zorunluluk karşısında, kural söz konusu olamaz"
kuramım hak ve adalet adına haklı olarak kınamış ve yadsımış olan Devletler,
bu kuramın bugün bir Devleti en yaşamsal haklarından yoksun etmek için
elbette yeniden canlandırmak istemeyeceklerdir.
B) "Her bir ulus, hukukça ve hukuk karşısında,
Milletler Cemiyeti Üyelerinden herhangi biriyle eşittir." Ulusların
Haklarına ve Ödevlerine ilişkin Amerikan Bildirgesi'nin bu üçüncü noktası,
aynı zamanda, bugün uluslararası hukukun genellikle kabul edilmiş temel
kuralları içinde bulunuyor. Kaldı ki, bu kural, kişilerin yasa önünde
eşitliği ilkesini Devletler arasındaki ilişkilere yaymaktan başka bir şey
değildir.
Bu temel kuralın, ne insan Hakları Bildirgesi'ni
çıkarmış olan ülkede, ne de ünlü Deniz Kuvvetleri Başyargıcı Lord StowelPin
vatanında tanınmaması söz konusu olamaz. Ünlü bir kararı kaleme alırken, sözü
geçen yargıç [Lord Stowell]: "Anayasa hukukunun iki ilkesi, en temel
olarak herkesçe kabul edilmiştir. Birincisi, çeşitli tüm Devletlerin tam
eşitliği ve tam bağımsızlığıdır. Güç oranı, hukuk açısından bir ayırım doğmasını
gerektirmez; sürekli olsun, geçici olsun, göreceli güçsüzlük daha güçlü komşuya
daha çok haklar sağlamaz ve bu güç temeline dayanarak elde edilen her çıkar,
haksız ediniminden başka bir şey değildir. İşte, amacı insanlığı barış ve
barışıklık içinde tutmak olan temel hakların özü budur, ikincisi, bütün
ulusların eşit olduğu ve hepsinin kendi gemilerinin ulaşım: konusunda
denizlerin Devletlerce edinilmemiş kesimlerinde sürekli bir biçimde
yararlanmakta aynı hakka sahip bulunduğu ilkesidir" diye görüş öne
sürüyordu. Aynı "ilke"yi, dünya çapında bir ünü ve saygınlığı bulunan,
Amerika Senatosundan Elworth** de kabul etmiştir: "Uluslar ailesinin en
küçük ve güçsüz üyesinin bağımsızlığı ve eşit haklan en büyük Devletinki
kadar saygıya değer olmasının adalet gereği olduğunun ve saygı gösterişin,
güçlünün baskısına [zulmüne] karşı güçsüzün başlıca güvencesi bulunduğunu
onaylarız."
İşte, Osmanlı Devleti, bu büyük hukuk ilkesinin
uygulanmasını ister ve Başkan Wilson'un öne sürdüğü onikinci maddeyi tümüyle
kabul ettiğini bildirir:
"Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk olan
kesimlerine bağımsızlık ve güven sağlanacaktır; fakat, bugün Türklerin
yönetimi altında bulunan öteki ulusların varolmaları kesinlikle güven altına
alınacak ve bunlara özerk bir yönetim biçiminde ve hiçbir saldırıya
uğramaksızın gelişmek olanağı sağlanacaktır; Çanakkale Boğazı'na gelince, bu,
uluslararası yükümlülükler altında özgür bir geçit olarak bütün ulusların
ticaretine ve gemilerine sürekli olarak açık bulunacaktır."
*Henri Gregoire (1750-1831), Blois Piskoposu,
Convention üyesi olan siyasal kişinin sözü edildiğim sanıyoruz
(Çevirenler).
** "Ölhorvet" gibi de okunabilen bu adın
yazını saptanamamıştır (Çevirenler)
Ulusların kendi yazgılarına egemen olmak hakkı.
Türkiye, yeni sınırlarının saptanması için ulusal
topluluklar [milliyet] ilkesinin uygulanmasını kabul ettiğini bildirir.
Ulusların kendi yazgılarına özgürce egemen olmak hakkı Uluslararası Hukukça
kesin bir ilke düzeyine yükseltilmiştir.
Bu hak, Ulusların Haklarına ve Ödevlerine ilişkin
Amerikan Bildirgesi'nde yazılıdır. Başkan Wilson da bunu, Kongre'ye
gönderdiği 18 Şubat 1918 tarihli mektubunda kesinlikle kabul ve ilân
etmiştir:
"Uluslar ve eyaletler konusunda pazarlıklara
girişmekten ve bunları taşınır mal gibi bir egemenlikten başka bir egemenliğe
geçirmekten, ya da bugün tümüyle yanlışlığı kanıtlanmış olup, kötü bir gözle
bakılan, Devletler dengesi oyununda onları bir dama taşı gibi saymaktan
vazgeçilmesi zorunludur.
"Bu savaşta, halkın çıkarlarına ve yararlarına
uygun olmayan ve çekişen Devletlerin savlarının bağdaştırılması amacından başka
nedeni bulunmayan toprak dağıtımları ve edinimleri olmamalıdır.
"Bütün ulusların özellikle beliren özlemleri
bir süre sonra Avrupa'nın, bunun sonucu olarak da bütün dünyanın barışını
sarsabilecek nitelikte yeni anlaşmazlık nedenleri yaratacak ya da eskilerini
sürdürmeyecek bir biçimde tümüyle karşılanacaktır."
Ulusların kendi yazgılarına egemen olmak hakkı,
bugün evrensel hukuk kuralları sırasına geçmiş olup, bütün Devletlerce saygı
gösterilmesi gereken Milletler Cemiyeti Misakı'nın esinlendiği yüce
ilkelerden biridir.
Olağanüstü bir biçimde kabul ve ilân edilmiş olan
bu hakkın Türk halkı yararına kabul edilmesi ve uygulanması, adalet gereği
olduğu kadar, genel barışın yerleşmesi ve süregitmesi için de zorunludur.
İşte, özgürlükçü ulusların hakgözetirlik
duygularına tümüyle güven duyan Türkiye, bunu istemekte olup, kuvveti haktan
üstün saymak isteyeceklere karşı da bu isteğinde sarsılmaz bir azimle
direnecektir.
Eğer birtakım belirgin olmayan konularda, sözü
edilen ilkenin hakkiyle uygulanması halkın sayısına ilişkin inceleme
yapılmasını gerektirecek olursa, bu incelemenin 1907 tarihli La Haye
Sözleşmesinde söz konusu edilen kurullar gibi uluslararası komisyonlara
gönderilmesini Türkiye şimdiden kabul eder. Ulusların yazgılarını saptamak
konusunda, bundan daha az güvence ile yetinilemez ve bu, istenebilecek enaz
güvencedir. Osmanlı Hükümeti, Milletler Cemiyeti Misakı'nın özünü oluşturan
hukuk kurallarım genel bir biçimde kabul eylemekte olduğunu özellikle
bildirir ve onları koymuş ve ilân etmiş Devletlerin uygulamasından
çekinmeyeceklerine güveni tamdır.
Siyasal Hükümler
A) Yeni Devletlerin tanınması* ve toprak bırakımı.
1 - Osmanlı Hükümeti, Lehistan,
Sırbiye-Hırvatistan - İslovenya** ve Çek-İslovakya yeni
hükümetlerini*** [Devletlerini] gecikmesizin onaylar.
2 - Ermenistan'ın, 1918'de özgür ve bağımsız
bir Devlet olarak Türkiye'ce tanınmış olduğunu burada doğrular. Osmanlı
Devleti - Ermenistan sınırları konusunda özel hükümler yazılıdır.
* Osmanlıca aslında (tasdik-onaylama)
deyimi kullanılıyor. (Çevirenler) ** Sevr andlaşması Osmanlıca
çevirisinde "Sırp-Hırvat-Sloven Devleti" diye geçer. (Çevirenler)
*** Sevres andlaşmasında bu hükümet Devlet Kavramlarının karışık
kullanıldığını bir kez daha işaret etmek isteriz. Bundan sonra da bu tür
karıştırmalarla karşılaşılacaktır (Çevirenler)
3 - Osmanlı Hükümeti, Hicaz'ı da, özgür ve
bağımsız bir Devlet olarak onaylar. Andlaşma tasarısının bu devlete ilişkin
hükümleri konusunda aşağıda özel düşünceler yazılıdır.
4 - Tunus üzerinde Fransa koruyuculuğunu
[himayesini] onaylar.
5 - Fas, vaktiyle bir Türk eyaleti
olmadığından, Osmanlı Hükümeti, bu Devletin koruyuculuk altına konulmasının
kendisini ilgilendirmediği sanısındadır. Bununla birlikte. Osmanlı Hükümeti,
Fransa koruyuculuğundan doğan bütün iktisadi, ticari, vb... sonuçları kabul
ettiğini bildirir.
Bundan başka, Osmanlı Hükümeti,
6 - Libya ile Adalar Denizi'nde bulunan
Stampalya, Rodos, Kalki, Skrapanto, Kazos, Psikopis, Miziros, Kalimnos,
Leros, Patmos, Lipsos, Simi, Kos, Kastellorizo adaları ve bunlara bağlı olan
küçük adalar üzerindeki haklarından ve ayrıcalıklarından vazgeçmeğe;
7 - Milletler Cemiyeti Misakı'nın 22.
Maddesinin 4. fıkrası uyarınca, Suriye, Irak ve Filistin'i bağımsız
hükümetler* olarak tanımağa; (aşağıda sınırlara ilişkin olarak özel görüşler
yazılıdır.)
8 - Mısır üzerindeki bütün haklarından ve
yetkilerinden vazgeçmeğe ve bu ülke üzerine İngiltere'nin koyduğu
koruyuculuğu tanımağa;
9- Süveyş Kanalı' ndan gemilerin özgürce geçişine
ilişkin 29 Ekim 1888 İstanbul Sözleşmesinin Padişah' a [Zat-ı Hazret-i
Padişahi'ye] tanımış bulunduğu yetkilerden İngiltere yararına vazgeçmeğe;
10 - Sudan'ın siyasal durumunu ve yönetim biçimini
düzenleyen ve İngiltere ile Mısır Hükümetleri arasında 1889-1899'da yapılmış
Sözleşmeyi onayladığını İngiltere Hükümetine bildirmeğe;
11 - İngiltere'nin Kıbrıs'ı kendisine katmasını
onaylamağa;
12 - İmroz, Bozcaada, Limni, Samotras,
Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya adaları üzerindeki bütün haklarından ve
yetkilerinden vazgeçmeğe; hazırdır.
13 - Andlaşma tasarısının 139.
Maddesinin kapsadığı hüküm konusunda, Osmanlı Hükümeti aşağıdaki görüşleri
öne sürer.
Türkiye'nin öteki Devletlerin egemenliği ve
koruyuculuğu altında bulunan Müslümanlar üzerinde hiçbir uyrukluk hakkı ve
yetkisi olmadığından, böyle bir haktan vazgeçmesine yer yoktur.
Halifelik, İslam topluluğu yoranda olmaktan
[cihet-i camia-yı İslamiyetten] başka bir şey değildir. Bu, ancak Cuma
namazlarında Halifenin adının söylenmesi ve ileride ayrıntılarıyla
anlatılacak olan Sürre ve benzerleri gibi tinsel ödevlerin ve ayrıcalıkların
kaynağıdır. Bu sorunlar, inananlar [müminler] için tümüyle tinsel bir
nitelikte olduğundan, siyasal [bir] belgede söz konusu edilemez ve Şeriat
kurallarına [Şer-i Şerif] aykırı bir hüküm, gerek açıktan açığa, gerek ibaret
yoluyla olsun andlaşmada yer bulamaz.
B) İstanbul ve Boğazlar
İstanbul, yalnız Türkiye'nin başkenti değil, ulusun
can damarı, Türk tarihinin ölmez anıtı, Osmanlı soy birliğinin simgesidir.
Türkiye, bir bütün olarak yaşayabilmek için, İstanbul'dan ayrılamaz; onu bu
kentten yoksun bırakmak, yüreğinden vurmak, geçmişini yoketmek, geleceğini
felce uğratmak demektir.
Böyle olunca, Türkiye, başkentinin İstanbul'da
bırakılmasına ilişkin Yüksek Meclis** kararının esinlendiği adalet gözetici
duygulan değerlendirmekle birlikte, 36. Mad* Bak. 12nci Sayfanın *** dip notu
(Çevirenler) ** Barış Konferansı. (Çevirenler)
denin kapsadığı çekinceleri ve kısıtlamaları kabul
edemez. Çünkü, söz konusu hükümlerin doğal sonucundan olacağı üzere, başkent
ile ülkenin öteki kesimleri arasında bağlar, ortalık karıştırıcılardan
birkaç kişinin kışkırtmaları, ya da hırslı komşuların zorlamaları yüzünden, kesilmiş
olacaktır. Güçsüz bırakılırsa, ulusal ve siyasal yaşamda huzur ve dinginlik
[sükûn] sağlanması kesinlikle olanak dışı kalır.
İstanbul' un ülkeye bağlantısı, başın gövdeye
bağlantısı kadar sağlam olmadıkça, Türkiye'nin dinginlik ve gönenç içinde varlığını
süregötürmesi olanaksızdır.
Boğazlar konusunda iki çeşit hüküm vardır:
Birincisi, "siyasal hükümler"de yazılı olan, ulaşım özgürlüğüne
ilişkin maddeler; ikincisi, "askeri hükümler" de yazılı olan,
askeri güvenliğe ilişkin maddeler.
l - Siyasal Hükümler
Birinci çeşit maddeler, Boğazlar ve Marmara
sularını kapsamakta olup, bu suların barış durumunda ve savaş durumunda,
uyrukluk ayırımı gözetmeksizin, bütün ticaret ve savaş gemilerine ve
uçaklarına açık tutulacağı ilkesini koymaktadır.
Bundan başka, sözü geçen maddeler, Milletler
Cemiyeti'nin bir kararının uygulanması durumu ayrı tutulmak üzere, bu
sularda hiçbir düşmanca eylem işlenmeyeceği ve abluka ilân olunamayacağı
hükmünü içermektedir.
Ve son olarak, gemilerin ulaşım özgürlüğünü sağlamak
için, bir "Boğazlar Komisyonu" yaratılmaktadır.
Bu komisyon, herbirinin iki oyu olan İngiltere,
Fransa, İtalya, Japonyanın birer temsilcilerinden, herbirinin bir oyu olan
Yunanistan'la Romanya'nın birer temsilcilerinden, Birleşik Devletlerin,
Rusya'nın ve Bulgaristan'ın Milletler Cemiyeti'ne katılmalarından başlayarak
herbirinin iki oyu olacak Amerika ve Rusya'nın birer temsilcilerinden ve bir
oyu olacak Bulgaristan temsilcisinden oluşacaktır. Özel bayrağı, özel bütçesi
ve özel örgütü olacak olan bu Komisyonun yetkisi [nüfuzu] yukarıda belirtilen
sulara ve Boğazlar girişinden açığa doğru üç mil uzaklığa kadar yaygın
bulunacak, bu yetki [nüfuz], Komisyona verilmiş olan görevlerin gerektirdiği
ölçüde, kıyıda da kullanılabilecektir.
Bu Komisyonun kolluk [zabıta] yönetmelikleri
çıkarmağa ve bu yönetmeliklere uyulmasını sağlamağa yetkisi olacak, sözü
geçen sularda ve yalnız bu noktayla sınırlı olmak üzere, Marmara'da bulunan
adalarda söz konusu yönetmeliklere aykırı eylemlerde bulunanlar,
uyrukluklarına göre, Osmanlı ya da Konsolosluk mahkemelerine verileceklerdir.
Komisyonun sınırları içinde bulunan, bir ticaret
gemisinin subayları ve gemi adamlarından birince, bu sularda (başka bir
deyişle, deniz ve kıyı) karada ya da denizde her çeşit suç [âdi cinayet,
cünha ya da kabahat] işlenip de, suçlu karada tutulursa, yetkili adalet
yönetimine verilecektir.
Gemilerin ulaşım özgürlüğüne karşı çıkartılacak
güçlükleri, Boğazlar Komisyonu, İşgal Kuvvetleri bulunduran Müttefik
Devletlerin İstanbul'daki temsilcilerine bildirebilecektir. O zaman,
Boğazlar' ın özgürlüğünü "korumak" için, bu temsilciler, sözü geçen
Devletlerin kara ve deniz komutanlarıyla anlaşarak, gerekli görecekleri önlemleri
alabilecekler, böylece, İşgal Devletleri temsilcileri, "Boğazlar
Komisyonu" ile İşgal Kuvvetleri yönetimi arasında bağlantı kurma
göreviyle yükümlü olacaklar, başka bir deyişle, bu görevliler, kendilerine
genellikle tanınmış olan yetkinin dışına çıkarak, askeri makamlarla
birlikte, niteliği saptanmamış ve tanımlanmamış önlemler almağa karar
verebileceklerdir.
2 - Askeri Hükümler
Bu maddeler, askerlik açısından, Boğazlar' ın
özgürlüğünü sağlamağı amaçlamaktadır.
Bu konuda, belirli bir bölge içinde bulunan bütün
berkitilmiş yerlerin [istihkâmların] yıkılmasına ve bu bölgenin Fransa,
İngiltere ve İtalya askerlerince işgaline ilişkin maddeler yazılı
bulunmaktadır.
179. Maddede sınırlandırılan askeri bölge,
Boğazlar' ı ve Marmara'yı kuşatan topraklan kapsamaktadır; bu topraklar,
kıyıdan başlayarak, çeşitli uzaklıklara kadar uzanmakta ve özellikle güneyde
hayli genişlik kazanmaktadır. Bundan başka, askeri bölge, Marmara adalarıyla
Çanakkale dışındaki beş adayı da içermektedir. Bu askeri bölge, andlaşma
tasarısına bağlı haritalar üzerinde mor çizgilerle gösterilmiştir.
Birlikte davranacak olan yalnız yukarıda sözü geçen
üç Devletçe, bu bölge içinde askeri amaçlar güdülebilecektir. Bu, bir işgal
kuvvetleri yönetimine gereksinme gösterecek ki, Osmanlı jandarma kuvvetinin
varlığına engel olmayacak, ancak bu kuvvet işgal kuvvetleri komutanlığına,
bağlı bulunacaktır.
Bu komutanlık, 1907 tarihli dördüncü La Haye
Sözleşmesine ek yönetmelik uyarınca, önceden [peşin] ödemede bulunmak koşuyla,
gerektiğinde karada elkoyma ("requisition") hakkını
kullanabilecektir.
Böylece İstanbulda:
1) Hakları ve yetkileri olduğu gibi tutulan
Padişah [Zat-ı Hazret-i Padişahi] ile Osmanlı Hükümeti,
2) Boğazlar Komisyonu,
3) İşgal Kuvvetleri Askeri Yönetimi,
4) Kara ve deniz Fransız - İngiliz - İtalyan
komutanlarıyla bir çeşit danışma kurulu oluşturacak olan, Fransa, İngiltere
ve İtalya' nın, siyasal temsilcileri bulunacak,
Ve bu sayılan makamlara:
5) Müttefiklerarası denetleme ve
örgütleme askeri komisyonlarını,
6) Maliye Komisyonunu,
7) Osmanlı Devlet Borçlan [Düyun-u
Umumiye-i Osmaniye] Meclisini,
8) Konsolosluk mahkemelerim de eklemek
gerekecektir.
A) Bu konuda, anlatım biçimine göre, Boğazlar
Komisyonu, Boğazlar' ın uluslararası bir duruna getirilmesini sağlamağa özgü
bir komisyon gibi gözüküyor. Fakat, bu, bir dış görünüşten başka bir şey
değildir. Gerçekte, bu Komisyon, yalnız "birtakım" Devletleri
temsil edecektir. Kıyı Devleti olan Türkiye bu Komisyonun dışında bırakıldığı
gibi, Milletler Cemiyeti'nin Üyelerinden olsun olmasın, öteki bütün Devletler
de dışında kalmaktadır.
Bu Komisyonun, Devletlerin tümünü değil, fakat
içlerinden birtakımım temsil ettiğini gösteren pek güzel bir şey daha varsa,
o da, Başlıca Devletler temsilcilerine ikişer oy ve öteki temsilcilere birer
oy verilecek olmasıdır. Bu durum, Devletlerin eşitliği kuralına aykırı
olacaktır.
Bundan başka, yalnız birtakım Devletleri temsil
edecek olan bu Komisyon, bir çeşit Devletlerarası hukuk kişiliği edinecek,
bir Devlet olmaksızın, özel bir bayrağı, bütçesi, örgütü, yasama ve yönetim
yetkileri, vb. . olacak, yetkileri Osmanlı egemenliğine ve yönetimine önemli
kısıtlamalar getirecek. Bu iki yönetim arasındaki ilişkiler belirtilmemiştir.
Bu durum, gerek yetki sorunundan gerek başka
çeşitten, birçok anlaşmazlıklar çıkmasına kuşkusuz yol açacak.
Bu durum, Devletin bağımsızlık hakkına doğrudan
doğruya bir saldırı demektir.
Başka bir bakış açısından da, bu Komisyon eleştiri
kaldırmaktadır. Milletler Cemiyeti Misakı'nın koyduğu evrensel yeni hukuk
ilkelerinde yeri yoktur. Uluslararası hukukça, bir tüzel kişi olduğu halde
Devlet olmayacak ve bu yüzden Paris Misakı'nın Milletler Cemiyeti Üyelerine
yüklediği ödevlere bağlı olmayacak. Ve bununla birlikte, üç işgalci Devletin
deniz ve kara kuvvetleri komutanlarının oylarının eklenmesi ve bu Devletler
Büyükelçiler kurulunun uygun bulmasıyla yetki [nüfuz] kullanacak ve hüküm
yürütecektir ki, bu hüküm ve yetki [nüfuz] Paris Misakı'nın kuralları ile
uyum içinde
olmayabilecek.
.........
Bu durum, Milletler Cemiyeti' nin ruhuna aykırı
olacaktır.
*
* *
B) İşgal kuvvetleri Askeri Yönetimi de
uluslararası bir yönetim olmayacak.
Gerçekten, herbiri kendi bağlı olduğu Devleti
temsil eden ve bu Devletin kara ve deniz kuvvetlerini kullanan üç askeri
yönetim varolacaktır.
Bu da, Osmanlı Devletinin bağımsızlığına ve
güvenliğine doğrudan doğruya bir vuruş [darbe] oluşturur ve son derece
tehlikeli sonuçlara varabilecek anlaşmazlıklar kaynağı olacaktır.
C) Son olarak, İşgalci Devletler
Temsilcileri Kuruluna gelince, siyasal göreneklere aykırı böyle bir düşüncede
bulunulmuş olmak, gerçekten şaşmağa değer. Gerçektir ki, tasanda
"kurul" [Meclis] terimi kullanılmamış ise de, ne düşünüldüğü açıkça
bellidir. "Boğazlar' ın özgürlüğünü korumak" için, bu üç
Devletin temsilcileri Boğazlar Komisyonu' nun girişimi üzerine, aynı
Devletlerin askeri komutanlarıyla birleşecekler ve gerek Türkiye ve gerek
öteki Devletlere karşı alınabilecek önlemleri görüşeceklerdir (44. Madde).
Bu çeşit yetkiler, Padişah [Zat-ı Hazret-i
Padişahi'nin] yanına gönderilmiş olan siyasal görevlilerin yetkileri ile
bağdaşamaz.
Boğazlar yöresi için düşünülen karmaşık durum yargı
yetkisinin kullanılması biçimi açısından da incelenecek olursa, daha az
karışık olmadığı anlaşılıyor. Kapitülasyonlar rejimine, üç İşgalci Devletin
askeri mahkemeleri eklenecek ve bunların yetkileri birbirleriyle
çatışabileceği gibi başka mahkemelerin yetkileri ile de karşılıklı olarak
çelişebilecektir.
Bundan başka, gerek adalet kolluğunun [zabıtasının]
(buna Boğazlar Komisyonu kolluğu da eklenecek), gerek soruşturma dairelerinin
yetkilerine göre, adalet işlerinin isteneceği gibi işlemesini engelleyecek anlaşmazlıklar
meydana gelebilecek.
Bu düşünceler, andlaşma tasarısının, Boğazlar
sorununu, Başkan Wilson5un aşağıda yazılı onikinci maddesine
uygun bir biçimde çözememiş olduğunu gösteriyor:
"Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk olan
kesimlerine bağımsızlık ve güven sağlanacaktır. . . Çanakkale Boğazı'na
gelince, bu, uluslararası yükümlülükler altında özgür bir geçit olarak bütün
ulusların ticaretine ve gemilerine sürekli olarak açık bulunacaktır."
Zira,
1) Andlaşma tasarısı, Boğazlar' da hiçbir zaman
uluslararası hukuksal ve siyasal bir yönetim kurmuyor.
2) "Birtakım" Devletler
yararına siyasal ve askeri bir yönetim kuruyor ki, böyle bir yöntemin yol
açacağı uluslararası sakıncaların tümüyle karşılaşılmış bulunacaktır.
3) Boğazlar' da gemilerin özgürce ulaşımının
sağlanması için hiçbir gerek yokken, Türkiye'nin bağımsızlık hakkını, varolma
hakkını ve güvenliği hakkını doğrudan doğruya çok ağır bir biçimde sarsmış
oluyor.
4) Söz konusu rejim [yöntem], Devletler
dışında ye Milletler Cemiyeti'ni temsil etmeyecek olan uluslararası bir tüzel
kişi yaratıyor.
5) Türkiye'nin uluslararası durumu,
kendisinden kopartılan topraklarda kurulan yeni Hükümetlerin durumundan,
birtakım görüşlere göre, daha aşağı olacak. Çünkü, bunlar, kendi halklarının
istekleri uyarınca Milletler Cemiyeti'nce saptanmış bir Devletin mandafsma.
verilecek ve bu Devlet, Milletler Cemiyeti Konseyine, mandat' nın uygulanış
biçimine ilişkin olarak vakit vakit hesap vermek zorunda olacaktır.
6) Andlaşma tasarısının kurduğu rejim,
izlenilen amaç uyarınca, Boğazlar' m uluslararasılaştırılmasını
sağlamak şöyle dursun, tam tersine, bunların bir başka Devletin
egemenliğine geçmesini kolaylaştıracak.
Boğazlar' m uluslararasılığı ancak uluslararası bir
organ, başka bir deyişle, bütün Devletlerin tüm topluluğunu temsil eden
hukuksal bir organ, ile temsil edilebilir. Örneğin, tarafsız bir olağanüstü
komiser görevlendirmek yoluyla bu amacın gerçekleşmeğe ulaştırılmasını
sağlamak üzere, Milletler Cemiyeti'nden daha uygunu olamaz.
37. Maddede söz konusu edildiği biçimde, Boğazlar'
ın, gemilerin özgür ulaşımına açık bulundurulmasını kabul eden Osmanlı
Hükümeti, tasanda sınırlandırılan bölgelerin kapsadığı toprak parçası
gemilerin özgür ulaşımını sağlamağa yeterli bir dereceye indirilirse ve
bununla kısıtlanırsa, yukarıda öne sürülen karşı çıkışların hukuk açısından
yine geçerli kalmakla birlikte uygulama açısından önemlerinden büyük bir bölümünü
yitireceklerini kabul eder.
Böyle olunca, aşağıdaki gibi sınırlandırılacak olan
Çanakkale Boğazı bölgesine özgü olmak üzere, tasarının koyduğu rejimi kabule
hazırdır:
A) Avrupa'da, bütün Gelibolu yarımadasını
kapsamına almak üzere, Şarköy
Karaçalı çizgisiyle,
B) Asya'da, Karabiga (Marmara kıyısında) -
Biga, Ezine, Behram Köy arasındaki toprak parçası.
41. Maddeden 45. Maddeye, ve 48. Maddeden 56.
Maddeye kadar olan maddeler hükümleri, böylece, sınırlandırılmış bölge
içinde uygulanacak, Büyük Devletler temsilcileri ile aynı yetkisi olan bir
Osmanlı temsilcisi Boğazlar Komisyonunda bulunacaktır.
Söz konusu sınırlandırmayı gösterir (1) sayılı ekli
haritadan, bu çizginin, Çanakkale Boğazı'ndan gemilerin özgür gidiş-gelişi
konusunda askerlik açısından gereken güvenliği tümüyle sağladığı açıkça
ortaya çıkmaktadır. Çanakkale üzerinde egemenlik ise, Boğaziçinde egemenliği
sağlar. Bundan başka, sözü geçen bölge içinde bulunan Gelibolu, Lapseki,
Çardak, Karabiga, Çanak, Akbaş, Ilgardere, Karanlık Liman, Kilikya limanları
her büyüklükteki gemileri barındırabilir.
37. Madde hükümleri olduğu gibi metinde
bırakılacaktır. Kırk üçüncü Madde hükümlerine gelince, Türkiye'nin kendi
ticaretinin ve sanayiinin gelişmesine gerekli sayılıp, ayrıcalık [imtiyaz]
verilmesi yoluyla yaptıracağı yapılara engel olmaması zorunludur.
Askerlik açısından ve yine gemilerin ulaşımını
sağlamak amacıyla, Türkiye, Boğaziçi, Marmara Denizi ve Çanakkale kıyısında
saptanacak bir bölge içinde berkitilmiş yerler [istihkâmat] yapmamağı
yükümlenmeğe hazırdır. Amaç, başka bir deyişle, gemilerin özgür ulaşımının
sağlanması göz önünde tutularak, bu bölgenin yüzölçümü saptanır.
Sözü geçen sularda kıyıdaş olmasa da, gemilerin
özgür ulaşımı için askerlik açısından gerekli bölge içinde yerleşmiş bulunan
herhangi bir Devletin toprağı konusunda da aynı yükümlülükte bulunulması
gerekir (örneğin, Limni, İmroz, Samotras, Bozcaada ve Midilli adaları).
Bunun tersine, gemilerin özgür ulaşımının
sağlanması gereği olmaksızın, Osmanlı ülkesinin tümünün ya da bir kesiminin
sözü geçen Devletler askeri kuvvetlerince işgal altına alınması, Türkiye'nin
bağımsızlığına doğrudan doğruya saldırı olur.
Bununla birlikte, Osmanlı Hükümeti Anadolu'da
eylemsel olarak bozulmuş olan iç güvenlik yeniden sağlanıncaya kadar,
Boğazlar' la Marmara Denizi'nin birtakım noktalarının Başlıca Devletlerce
geçici olarak işgal edilmesini kabul eder. Böyle olunca, Türkiye, Boğazlar'
dan gemilerin geçiş özgürlüğünü ve Boğazlar' ın bütün Devletler arasında tam
bir eşitlik içinde her bayrağa açık bulundurulmasını sağlamak amacıyla ve bu
amacın gerektirdiği ölçüde, Boğazlar üzerindeki egemenliğine getirilecek
bütün kısıtlamaları tümüyle kabul etmektedir.
Öte yandan, İstanbul'un güvenliği için Osmanlı
Hükümeti aşağıdaki istemleri öne sürer:
A) Osmanlı Hükümetinin, Boğazlar Komisyonu ile
anlaştıktan sonra, vereceği izin durumu ayrı tutulmak üzere Boğazlar ve
Marmara* sularında barış durumunda bile ne Başlıca Devletlerden birinin ve ne
de başka bir Devletin, Başlıca Devletlerin birinden daha çok savaş gemisi
bulundurmayacağı, 37. Maddenin hükümlerine eklenmeli.
Andlaşmanın Boğazlar' ın durumuna ilişkin
hükümlerinin yerine getirilmesi için gerekecek olur ise, Osmanlı Hükümeti
Komisyon ile anlaşarak bu kurallara aykırı izinler verebilecektir.
*Peyam-ı Sabah gazetesinde çıkan
metinde sadece Boğazlar denmesine karşın Vakit
gazetesinde çıkan metinde "ve Marmara" sözcükleri de
eklidir (Çev.)
B) 57. Maddeye gelince:
1) Türkiye savaş durumunda bulunursa:
a) Düşman bir Devletin ya da böyle bir düşman Devlet
yararına [kullanılan]* savaş gemileri ile, savaş gemisi biçimine sokulmuş
olan "gemileri Boğazlar' a girmekten yasaklanmalı, sözü edilen yasak,
içinde savaş kaçağı olan bütün ticaret gemilerini de kapsamına almalıdır.
Savaş ilânı sırasında, Boğazlar sularında ya da
Marmara Denizi'nde bulunan düşman savaş gemilerine gelince, bunlar, hiçbir
düşmanca eyleme girişemeden ve en çok oniki saati geçmemek koşuluyla, en kısa
bir zamanda bu sulardan ayrılmak zorunda olmalıdır. Kendisi ile yakında
savaşa girişmek tehlikesi varolan bir Devlete bağlı bir savaş gemisinin,
savaş ilânından önce, sözü geçen sulardan ayrılmasını istemeye Osmanlı
Hükümeti yetkili olmalıdır.
b) Osmanlı Devleti ile savaş durumunda
bulunan bir Devletin uçakları Boğazlar bölgesi ile Marmara Denizi üstündeki
havalarda hiçbir eylemde bulunamamalıdır.
c) Türkiye ile savaş durumunda bulunan
Devletçe, Boğaz sularında ve Marmara Denizi'nde hiçbir
düşmanca davranışa girişilememeli, fakat Türkiye, gerekirse, Marmara
kıyılarındaki noktalar arasında askerlikle ilgili taşımalar yapabilmelidir.
Osmanlı Devletinin savaşa girmesi durumunda, işbu
sorunun kendisi için alabileceği önem yüzünden, 57. Maddenin 4. fıkrasında
sözü edilen düzenin Milletler Cemiyetince oluşturulmasını beklerken,
yukarıdaki kuralların şimdiden kararlaştırılması zorunludur.
2 - Osmanlı Devletinin katılmadığı bir savaş olması
durumunda ki bu olasılık 57. Maddenin birinci, ikinci ve üçüncü fıkralarında
göz önünde tutuluyor işbu üç fıkranın hükümleri, yapılmış olan öneri uyarınca
sınırları saptanacak olan Çanakkale Boğazı bölgesinden başka Boğaziçi'ni ve
Marmara Denizi'ni de kapsamına almalıdır.
58., 59. ve 60. Maddeler de Boğaziçi, Marmara
Denizi ve Çanakkale' ye [Kale-i Sultaniye] uygulanmalıdır.
* * *
Osmanlı Hükümeti, Çanakkale Boğazı bölgesinin
saptanması konusundaki önerisine uygun bir biçime sokulmak koşuluyla, 61.
Maddeyi kabul eder. Üçüncü Bölümün ikinci Kesiminin eki de yukarıdaki
önerilere uygun bir biçime sokulmak.
Boğazlar bölgesiyle Marmara Denizi için, Osmanlı
Hükümeti, Süveyş Kanalı konusunda 29 Ekim 1888 tarihinde İstanbul'da
[Dersaadet'te] yapılmış andlaşmada belirtilmiş ve şimdiki andlaşmanın
109. Maddesi gereğince, çıkarlarına İngiltere'nin ardıl [halef] olmak
istediği yönetim biçimine benzer bir rejim kuracak bir Sözleşme tasarısının
görüşülmesine hazır olduğunu bildirir.
Trakya.
27. Madde, Doğu Trakya'nın Yunanistan'a
bırakılmasını içermektedir. Bu maddeye dayanarak çizilen sınır çizgisi (1)
sayılı haritada işaret olunmuştur.
Bu maddenin hükmü, Osmanlı Devletinin yaşam
hakkına, varolma ve güvenlik hakkına olduğu kadar, ulusal topluluk [milliyet]
ilkesine ve ulusların kendi yazgılarına egemen olmaları hakkına da en ağır
bir biçimde saldırıda bulunmaktadır.
* Gerek Vakit gerek Peyam-ı Sabah metinlerinde bu
cümlecik şöyledir "Düşman bir devletin veya böyle bir düşman devlet
menfaatinin Sefain-i harbiyesi ile...." (Çev.)
1 - Ulusal topluluk ilkesi açısından, Edirne
ile birlikte Doğu Trakya'da üç yüz altmış bin Türke karşı ancak iki yüz yirmi
dört bin Rum halk vardır.
Toprakların yüzde seksen dördü Türklerin eğenimi
[tasarrufu]* altındadır.
Bu yörede yerleşmiş bulunan çeşitli ulusları
gösteren bir grafik** (numara 1), bu çeşitli ulusların oturdukları köylerin
sayısını gösterir bir harita (numara 2) ve Trakya konusunda tamamlayıcı
bilgiler veren bir kitapçık (numara 3) eklidir. Bu belgeler, Rumların
Trakya'da çoğunluğu oluşturdukları ve toprakların en büyük parçasını
egenimleri altında bulundurduklarına inandırmak amacına yönelmiş bildirilerin
ne ölçüde yanlışa bulaşmış olduğunu açıkça kanıtlamaktadır.
Eğer bu konuda ufak bir duraksama varsa, Osmanlı
Hükümeti, ulusal topluluklar ilkesinin hakkiyle uygulanmasını sağlamak üzere,
gerçeğin ortaya çıkmasına yol açacak gerekli incelemeleri yapmak göreviyle
yükümlü uluslararası bir komisyon kurulmasını önerir.
2 - Osmanlı Devletinin yaşam hakkı,
varolma ve güvenlik hakkı bakımından da durum pek açıktır.
Bir yandan, gerçekten yeni sınır gereğince,
Yunanistan Trakya'da Karadeniz kıyısına ve Marmara yöresine yerleşmektedir.
Bu durum, İstanbul ve dolayının yarım çember içine alınması demek olduğu
gibi, Yunan sınırının İstanbul'a [Dersaadet'e] top menzili kadar yakınlaşması
dolayısıyla da durum bir kat daha ağırlaşmaktadır. Yunanistan destekleme
bulmuş bir ordu ve savaş donanmasına malik olduğu halde, Osmanlı ordusu hemen
hemen dağıtılmış ve donanması kaldırılmış olmakla, İstanbul'un
korunabilirliği bir kat daha tehlike karşısında bırakılmış olacaktır.
Öte yandan, İstanbul, yaşayabilmek için, kendisine
bağlı geniş bir içele*** [hinterlanda] gereksinme duymaktadır.
Terkos Gölü ve Istranca yöresi, İstanbul'un suyunu
ve yakacağını sağlar. Bunlar, söz konusu sınıra birkaç kilometre yakınlıkta
bulunduğundan, Yunanlıların beklenmez bir davranışı doğrudan doğruya
İstanbul'u ele geçirebilecektir.
Bundan başka, Doğu Trakya ekonomik bakımdan da
İstanbul'dan ayrılık kabul etmez. Çünkü, İstanbul yiyeceğinin büyük bir
bölümünü bu il sağladığı gibi, kendi gelişmesi de İstanbul yüzünden olanak
içine girmektedir.
Bu bakımdan, Trakya'yı Osmanlı Devletinden ayırmak,
İstanbul'u tehdit etmek demektir. Oysa, özgür ve bağımsız bir ulus olarak,
Osmanlı ulusunun geleceği İstanbul'un güvenliği ve korunabilirliği ile pek
sıkı ilgilidir.
Bütün bu soysal [ırki], siyasal ve ekonomik
görüşler Trakya'nın bırakılmasına karşı güçlü kanıtlar oluşturmaktadır.
Halkın önemli bir çoğunluğunu meydana getiren
Trakya Türkleri, ulusal birliklerini korumaya kesin kararlıdırlar.
Yunanlıların Makedonya'da ve sonraları İzmir'de işledikleri kıyımlardan ibret
alan sözü geçen Türkler, bunların kendi topraklarına girmelerine eylemsel
olarak karşı koyacaklardır.
* Ord. Prof .Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu (Türkçeleştirilmiş
Metinleriyle Birlikte Türk Medeni Kanunu m Borçlar Kanunu. Cilt III: Terim
ve Sözcükler Kılavuzu, T.D.K. yayını, Ankara, 1975) "tasarruf"
karşılığı "eğenim" terimini önermektedir. (Çevirenler)
** Metinde aynen
"grafik" denmektedir.
*** "İçel" sözcüğü ilk kez Ahmet
Selahattin bey tarafından kullanılmıştır: Bkz. Seha L.Meray, Lozan'ın Bir
öncüsü Prof. Ahmet Selahattin Bey (1878-1920), Ankara, Türk Tarih Kurumu
Yayınları, 1976, s.12.
Oradan kan dökülecek, bütün bu yörede güvenlik ve
düzenlik [asayiş] bozulacaktır ve bu kargaşalıkların komşu yörelerde,
Balkanlarda ve İstanbul'da kaçınılmaz tepkileri olacaktır. Barış, ticaret ve
bütün Devletlerin çıkarları bundan dolayı çok ağır biçimde tehdide uğramış
olacaktır.
.
Bu yüzdendir ki, Devletin en bir inci hakları ve
ulusal topluluklar [milliyet] ilkesi adına olduğu kadar, dayanaklı ve sürekli
bir barışın elde edilmesi için, Osmanlı Hükümeti, Doğu Trakya'nın Osmanlı
Devleti ile Bulgaristan arasında yapılmış 16 ve 29 Eylül 913 tarihli
andlaşmada saptanan savaştan önceki sınırıyla Osmanlı egemenliği altında
bırakılmasını ister.
İzmir.
Tasarının altmış beşinci ve onu izleyen maddeleri
hükümleri, İzmir ve ona bağlı yöreyi Osmanlı egemenliğinde bırakmakla
birlikte, bu egemenliğin yürürlüğe konulmasını ve uygulanmasını Yunanistan'a
vermektedir. Bu durum, söz konusu toprakların adı geçen Hükümetçe kesinlikle
kendisine katılmasını hazırlamak demektir. Çünkü, bu Hükümet, beş yıl
boyunca, kamuoyunun hiç olmazsa görünüşte kendisine uygun bir sonuç vermesini
sağlamak için gerekli yürütme araçlarına malik olacaktır.
Osmanlı Devleti, halkının önemli bir bölümünün
yokolması kabul edilmez haklarını en ağır bir biçimde çiğneyecek olan şu
çözüm, biçimini uygun göremez.
* * *
Osmanlı Devleti, herşeyden önce, şu düşünceler
belgesinin başlangıcında anılmış olan ulusal topluluklar ilkesinden ve
ulusların kendi yazgılarına egemen olmak hakkından destek görmek ister.
Ekli çizelge, söz konusu topraklar halkının çok
büyük bir çoğunluğunun Müslüman olduğunu göstermektedir. Bu çizelge,
Fransa'nın 1893-1897'de Ermeni sorununa ilişkin olarak yayınlanmış Sarı
Kilab'ındaki istatistiklere ve Vital Guinet* adlı Fransız yazarının 1892'de
yayınlanmış Osmanlı Asya'sı adlı yapıtı ve Osmanlı istatistikleriyle
doğrulanmış bulunmaktadır. Hiçbir haldi neden olmaksızın, İzmir'in Yunan
askerlerince işgalinden bu yana, Rum halkının sayısını arttırmak
gereksinmesi yüzünden, bu yöreye pek çok Yunanlı getirilmiş, oysa, öte
yandan, Türkler zorlama önlemleri ve baskılarla bu yöreden çıkartılmıştır.
Ne var ki, bu önlemler sonuç üzerine bir etki yapamayacağı gibi, Türk
öğesinin hâlâ çok büyük bir çoğunlukta bulunmasına da engel olmuyor. İzmir ve
dolaylarında 1919 yılı Mayısında meydana gelen olaylara ilişkin olarak
Başlıca Devletlerin kendi temsilcilerince Mayıs 1919 tarihinde düzenlenmiş
olan raporun bu konudaki değeri hiçbir zaman yadsınamaz.
Bu rapor kabul etmektedir ki:
1. Aydın ilindeki Hıristiyanların genel
durumu Bırakışmadan [Mütarekeden] beri memnunluk verici olmuş,
bunların güvenliği tehdide uğramamıştır.
2. Bir uygarlık görevinin uygulanmasına
benzemekten pek uzak olan Yunan işgali derhal fetihler ve Haçlılar Savaşı
görünümüne bürünmüştür.
3. 15 ve 16 Mayıs tarihinde İzmir ve
dolaylarında meydana gelen olayların sorumluluğu Yunan Başkomutanlığına
düşmektedir ki, sözü geçen olaylar yüzünden ce* Bu okunuş Osmanlıca metindeki
arap harfleri ile yazıma dayanmaktadır. (Çev.)
zalar uygulamak yoluyla, bu sorumluluk Yunan
Hükümetince de kabul edilmiştir. Bununla birlikte, sorumluluğun bir bölümü,
genel hukuktan dolayı tutuklu olan kişilerin, Yunanlıların gelmesinden önce
kaçarak silâhlanmalarına engel olacak hiçbir önlem almamış olan Osmanlı
görevlilerine de düşmektedir.
4. Yunan askerlerinin ileri hareketi
sırasında ülkenin içerlerini kana bulayan ağır kargaşalıklardan dolayı, Yunan
Hükümeti, İzmir'deki kendisim temsil eden büyük sivil [mülki] görevlilerin
eylemlerinden sorumludur.
5. Menderes vadisinde meydana gelen
karışıklıkların birinci nedeni haklı bir gereği olmaksızın yapılan işgalden
doğmaktadır.
6. Menemen kıyımının [katl-i âminin] tek
sorumlusu Yunanlılardır. Rapor şöyle son bulmaktadır:
"1. İzmir'de ve Aydın İlinde Yunan işgaliyle
ortaya çıkan durum doğru değildir. Zira, düzenliğin [asayişin] korunması
bahanesine dayanan işgal gerçekte, her bakımdan bir toprak katma [ilhak]
olduğunu göstermektedir. Bu işgal, düzenliğin ve dinginliğin [sükûnetin]
yeniden kurulmasıyla bağdaşamaz.
"2. Eğer işgal düzenliğin ve dinginliğin
korunması amacına dayanmakta ise bu, Yunan askerlerine değil Müttefiklerin
askerlerine verilmelidir.
"Yunanlıların işgal olgusunu sürdürmeleri,
ancak, buranın Yunanistan'a kesin katılması amacına dayanmaktadır.
"Bu işgal, ulusal topluluklara [milliyetlere]
saygıyı ilân eden ilkeye aykırıdır. Zira, işgal edilmiş yörede, İzmir
kentiyle Ayvalık dışındaki yerlerde, Türk öğenin Yunan öğesine üstün
gelmesine hiçbir zaman karşı çıkmak olanağı yoktur."
Komisyon raporunda, buna karşı zaten hıncını
açıklamış olan Türk ulusal duygularının, bu toprak katmasını kabul
etmeyeceğinin bildirilmesinin bir görev gereği olduğu eklenmektedir. Türk
ulusal duygulan bunu ancak zona, başka bir deyişle, bir savaş gücü önünde
bırakabilecektir. Onu da, az bir başarı umudu karşısında, Yunan kendi başına
gönderemez.
Bu rapor, Osmanlı Hükümetinin bu görüşlerine olduğu
gibi eklenecek ölçüde önemlidir.
Bu raporun içindekiler o kadar kesin ve açıktır ki,
Komisyon soruşturmasını yaptığı vakit, Müslümanlardan birçoğu Yunan işgali
önünde, daha önce konutlarını bırakarak kaçmış oldukları halde, yine ekli
çizelgedeki bilgileri doğrulamıştır.
Yunanistan'ın savlarını kesinlikle red eden ve boşa
çıkaran kanıtlayıcı görüşlere, Osmanlı Devleti, aşağıdaki siyasal ve ekonomik
açılardan karşı çıkışlarını eklemeği gerekli görmektedir.
Tümüyle Türk olan Anadolu'nun her bakımdan kapısı
bulunan İzmir'e yabancı bir Devletin el koyması, Osmanlı Devletinin ulusal ve
siyasal bütünlüğünü çok ağır bir biçimde bozacaktır.
Özellikle Yunanistan'ın gizlenmesi güç maksadı, bir
kolu Doğu Trakya'ya, öteki İzmir'e yerleşecek bir kıskaç içinde, İstanbul ve
Boğazlar' ı kuşatmak olduğundan dolayı durum bir kat daha korkunçtur. .
Türk ulusu varolma hakkını ve varlığını sürdürme
hakkını savunmaya kesin kararlı olduğundan, bu istilâ özlemi her zaman
patlak vermesi beklenecek anlaşmazlıklar doğurmaktan başka bir şeye
yaramayacaktır.
Bu sorundaki yaşamsal önemi tümüyle kavramak için
haritayı incelemelidir. O zaman açıkça görülüyor ki, İzmir, tek çıkış yeri
bulunduğu çok geniş bir kıtanın ticaret ve sanayi merkezidir. İzmir'in zorla
alınması, yaşamasına ancak İzmir aracılığıyla olanak bulunan bütün İzmir'e
bağlı yöreye el koymak demektir.
Gerçekten, Menteşe ve Teke sancaklarının kuzey
bölgesi ve Aydın ilinin güney yanı, doğu yanının bir kesimi, ürünlerini
Denizli - Aydın demiryolu ve İzmir limanı aracılığıyla yurt dışına
yollamaktadır. İşte bu liman ve Karahisar - Manisa demiryolu ile Konya ili ve
Karahisar’ ı sahip sancağının büyük bir bölümü ile Aydın ilinin doğu
yöresi ürünlerinin çok büyük bir kesimi geçirtilmektedir.
Bandırma ve Balıkesir yöresi ürünleri yine bu İzmir
limanı ve Bandırma - Manisa demiryolu aracılığıyla yurt dışına
gönderilmektedir.
İzmir'i ve bu kentte sona eren üç demiryolunu
Yunanlılara teslim etmek, Anadolu'yu boğazından yakalamağa izin vermek
demektir.
Bundan başka, İzmir, Osmanlı Asya'sının tek sanayi
merkezidir; Küçük Asya'nın batı kesiminin ve Aydın ilinin bütün ham maddeleri
ve ürünleri orada toplanmakta ve böylece incir, üzüm, pamuk ve pamuk yağı,
palamut, meyan kökü, zeytin ve susamı da kapsamak üzere, memleketin ürünleri
de satış ve yurt dışına gönderilmek için İzmir'de hazırlanmaktadır. Bu
ürünler ticaret değerlerini İzmir'de kazanırlar.
Böyle olunca, İzmir'den vazgeçmek, Batı Küçük
Asya'nın hiç olmazsa yarı ticaret ve tarım değerinden yoksun olmağa eşittir.
Büyük Devletlerin, Yunanlılar yararına Türk ulusundan böyle bir özveriyi
beklemeleri olanağı olamaz.
Yukarıdaki görüşlerden, Osmanlı Devleti için, İzmir
limanı içinde serbest bölge kurulması, sözü edilen kentin elden çıkmasından
doğacak büyük zararı hiçbir bakımdan karşılamayacağı açıkça ortaya çıkmış
oluyor. Kaldı ki, İzmir'de yerleşmiş bulunan yabancı ticaret ve sanayi iş
adanılan, Müttefiklerarası Soruşturma Komisyonuna, kentin Yunanlılarca
işgalinin ticaret üzerinde yaratacağı kötü tepkileri bildirmişler ve ne
İzmir'in Anadolu'suz ve ne de Anadolu'nun İzmirsiz yaşayamayacağını
belgelemişlerdir.
Böyle olunca, Yunan askerlerinin İzmir yöresinden
hemen geri çekilmesini ve hakka dönülmesini isteyen Osmanlı Hükümeti,
Osmanlı ülkelerinin her yanında olduğu gibi, bu yörede de azınlıkların
haklarını sağlama yükümünü kabul etmeye hazırdır.
Eğer bu güvenceler yetersiz sayılırsa, konutlarını
bırakıp gitmek zorunda kalmış olan halkın geri dönüşleriyle kişi
dokunulmazlıkları güvenceye alınıncaya kadar ençok üç yıl süreyle, Yunan askerlerince
işgal olunan İzmir ve yöresinin, Başlıca Müttefik Devletler askerlerince
işgalini kabul edeceğini Türkiye bildirir.
Osmanlı temsilci heyeti, aşağıdaki görüşleri de
Konferansın dikkatlerine sunmağı görevleri arasında sayar.
Yunan askerleri İzmir'e girdikleri günden beri
kıyım [katl-i âm] ile yağmaya ve her türlü saldırılara kendilerini
vermişlerdir. Bu durum, yalnız Müttefiklerarası Soruşturma Komisyonunun
raporuyla değil, üstelik o sırada Yunan işgalci askerlerinin Başkomutanı
Albay [Miralay] Zafiryo'nun 16 Mayıs 1919 tarihli günlük buyruğu ile, ve 4
Haziran 1919 tarihli bildirgesiyle kanıtlanmıştır.
Albay Zafiryo bildirgesine şöyle başlamaktadır:
"Her yandan alınan haberlere göre il ve komşu yöreler Rum halkı,
Türklere karşı silâh kullanmakta ve bunların mallarını yağma
etmektedir."
Yunan askerleri ile, bunların buyruklarına uyan
İzmir Rumlarının saldırıları ve baskıları önünde yüz yirmi binden çok
Müslüman, taşınır ve taşınmaz mallarını bırakarak, göç etmek zorunda
kalmışlardır. Bir yıldan beri konutsuz ve geçim araçlarından yoksun kalmış
olan bunlardan birçoğu yokolmuş ya da korkunç bir yoksulluk içinde kalmıştır.
Aydın'da yerleşmiş otuz bin Türkten ancak birkaç
aile vardır. Bu kentte 5.800 konut yakılıp-yıkılmış ve [Aydın] dolaylarında
51 Türk ilçesi ateşe verilmiştir. Bergama halkının gösterdikleri direnç
üzerine geri çekilme zorunda kalan Yunan düzenli kuvvetleri, öç almak için,
Osmanlı Hükümetinin öğütleri üzerine konutlarından ayrılmamış olan Menemen
ve dolayları islam halkını topluca öldürmüşlerdir. Ancak, bu kan dökme
sırasında, rastlantı olarak Menemen'e gelmiş olan İngiliz teğmeni Hiam ve
Fransız donanmasından teğmen Durand'ın karışmalarıyla, mutsuz halkın bir
bölümü kurtulabilmiştir.
Yine bu Yunan düzenli kuvvetleri, ikinci
saldırıları sırasında, Bergama'da kalmış olan çocuk, yaşlı bütün halkı
öldürmüşlerdir. İzmir olayları konusunda soruşturmayla görevlendirilmiş
Komisyonun soruşturmaları ile şurası da açıklığa çıkmıştır ki," il
içinde Yunan askerlerinin savaşan sıfatıyla içine girmedikleri yerlerde
işledikleri soygunculuk ve yıkımın korkunçluğu öteki yerlerde işlenilenleri
fersah fersah aşmaktadır;
Bu eylemler, askeri hareketler yüzeysel özürüne
bile dayanmamaktadır. Sözü edilen olaylar, yalnız İzmir'in Yunanlılara bırakılmasını
reddetmekle ve çürütmekle kalmayıp, üstelik uluslararası hukuka saldırı
biçiminde işlenen zarar ve ziyanın ödenmesini gerektirir. Osmanlı Hükümeti,
hakları yitirilmiş olan her kişinin ulusal topluluğu ister Müslüman ister
Rum olsun, ödence [tazminat] elde etmeleri gerektiği düşüncesindedir. Bir
hakemlik mahkemesi, bu yüzden doğan ödenceleri [tazminatı] saptamakla
görevlendirilmelidir.
Ermenistan
Osmanlı Devleti, Ermenistan için gerekli yaşam
koşullarının sağlanması gereğini kabul eder. Ancak, öte yandan, Türklerin
yerleşmiş oldukları yöre aynı yaşam koşullarından yoksun bırakılmamalıdır.
Osmanlı Devleti ile Ermenistan arasındaki sınırın
saptanması için, Osmanlı Hükümeti, söz konusu olan topraklara ilişkin
olarak, ulusal topluluk [milliyet] ilkesine ve ekonomik, siyasal yaşam
koşullarının sağlanmasına saygı gösterilmesini ister.
Siyasal açıdan, Ermenistan'a katılmak üzere Osmanlı
Devletinden Müslüman halkın ayrılması, bir yandan Türkiye'nin soysal [ırki]
birliğine saldırı ve öte yandan Ermenistan içinde sürekli bir anlaşmazlık
kaynağı oluşturacaktır. Türkler ve Kürtler, Ermeni Cumhuriyeti içinde bir
çoğunluk meydana getireceklerdir.
Bu görüşler, Ermeni kaynaklarının bilgileriyle de
doğrulanmıştır.
Gerçekten, Osmanlı Devleti ile Kafkas Cumhuriyeti
arasında yapılmış Bırakışmadan [Mütarekeden] önceki görüşmeler sırasında,
bugün kurulmuş olan Kafkasya Ermenistanı konusunda Ermeni temsilci heyetinin
verdiği öneri, bu konuda açık bilgiler içermektedir ki, bunun ana noktaları
aşağıdadır:
Dağıstan dışında, Kuzey Kafkasya'nın 210.000
kilometre kare yüzölçümünde aşağı yukarı 7.100.000 nüfusu vardır ki, bunun:
2.600.000'i Müslüman,
1.825.000'i Ermeni, 1.750.000'i Gürcü, 900.000'i
çeşitli uluslardandır.
7.075.000
O zaman Ermenistan'ın Kuzey Kafkasya'da istediği
topraklar, bütün Erivan eyaleti ile Tiflis eyaletinin güney kesimini ve
Elizabetpol eyaletinin güney-batı kesimini kapsamakta idi ki, bu da 52.500
kilometre kare toprak üzerine aşağıdaki biçimde bölünmüş olan 1 .762.000
nüfusa malik bulunuyordu:
1.154.000 Ermeni, 526.000 Müslüman, 25.000 Yezidi,
7.000 Gürcü, 50.000 öteki uluslardan. 1.762.000
Böylece sınırlandırılan bir Ermenistan, yalnız
1.154.000 nüfusa karşı 526.000 Müs liman halkı içermekteydi, Eğer
Osmanlı Devleti Doğu illerinin kimi kesimleri de Ermenistan'a eklenirse,
Cumhuriyet' teki Müslüman halkın sayısı Ermeni öğesinin iki ya da üç katına
varır. Bundan da, doğal olmayan ve süreksiz bir durum ortaya çıkar. Gerçekten,
Ermenistan'a bitişik Osmanlı toprakları Bayezid ve Lazistan sancaklarından
Bayazid'de 13.000 Ermeniye karşılık 109.000 Müslüman, ve Lazistan'da 210.000
Türke karşı ancak 35 Ermeni var olduğuna göre, 24 Müslümana karşı bir Ermeni
bulunduğunu göz önünde tutmak gerekir.
Sınır sorununun ekonomik bakımdan incelenmesinden
ortaya çıkan sonuç, halkın bağlantılı oldukları soylar [ırklar] konusundaki
incelemelerden ortaya çıkan sonucun aynıdır. Rus istilası ile Ermeni
ayaklanmasının yol açtığı acıklı yoksulluktan Türkiye'nin kurtulabilmesi
için, sözü geçen yörenin içeri yerlerini denize bağlayacak yollar bırakmak
zorunludur. Bu yolların en önemlisi Bayezid Karakilise - Eleskird -
Hasan Kale - Erzurum - Bayburt - Gümüşhane - Trabzon yoludur. Bu yolun
Türkiye'den koparılıp alınması, Doğu illeri halkını açlığa mahkûm etmek
demektir. Oysa, Batum, Ermenistan'a çıkış yeri hizmetini görebilir. Kaldı ki,
Osmanlı Hükümeti, Ermenistan ticareti konusunda, sözü geçen Hükümetin akla
yatkın olarak isteyeceği her türlü kolaylıkları sağlamağa hazırdır.
Bütün bu soysal [ırki], siyasal ve ekonomik
düşüncelerden, Ermenistan'ın, eski Osmanlı Devleti Rusya sınırından daha çok
genişletilmesine yer olmadığı sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Türk - Ermeni
sınır sorunu, gerçeklere dayanan görüşler üzerine kurulmuştur. Eğer bu konuda
bir anlaşmazlık ortaya çıkarsa, uluslararası bir komisyon gerekli
soruşturmayı yapmakla görevlendirilecektir. Böyle olunca, Osmanlı Hükümeti,
Başlıca Müttefik Devletler temsilcileriyle bir Osmanlı ve bir Ermeni
temsilcisinden oluşan özel bir komisyonun, Ermenistan'a denize bir çıkış
yeri sağlamak için, yerinde gerekli soruşturma yapmakla görevlendirilmesini
ister. Bu komisyonun raporu sunulur sunulmaz, Başlıca Müttefik Devletler ile
Türkiye ve Ermenistan arasında bir Sözleşme yapılacaktır.
Osmanlı Hükümeti, Ermenistan sınırına bitişik Türk
topraklarının karşılıklı olmak koşuluyla askerlikten arındırılması ilkesini
kabul eder. Soylar [ırklar] üzerine incelemeleri kapsayan üç harita eklidir.
Bunlardan biri, 1914 yılındaki Ermeni resmi istatistiklere; ikincisi, V.
Guinet'nin* yapıtıyla, Rus generali Mayeski'nin Bitlis ve Van illeri
konusunda bir grafikine; ve üçüncüsü, Sarı Kitap'a göre Küçük Asya'daki Müslüman,
Rum ve Ermeni öğelerinin oranlarını göstermektedir.
Kürdistan
Padişaha [Zat-ı Şevketsimat Hazret-i Padişahi'ye]
ayrılmamak üzere bağlı olan Kürtlerin, hiçbir biçimde tam bağımsızlıklarını
istemedikleri ve gelecekte de istemeyecekleri gibi, üstelik Türk ulusu ile
kendilerini birleştiren bağların gevşemesini bile istemeyeceklerine Osmanlı
Hükümetini inandıracak pek ciddi nedenler vardır. Bununla birlikte, Osmanlı
Hükümeti, halk bu isteği açıkladığı vakit, Kürt öğesinin üstün bulunduğu
topraklarda yerel özerklik kabulü ilkesini kabule hazır olduğunu bildirir. Ancak,
62. Maddede gösterilen sınır gerçek soysal [ırki] duruma uymamaktadır. Elazığ
ve Diyarbakır [Mamuretülaziz ve Diyarbekir] illeriyle Siverek sancağının batı
ve güney kesimleri Türktür. Yalnız Diyarıbekir ilinin kuzey-batısındaki
Dersim sancağı Kurttur.
Kürt halkı, özellikle Bitlis ve Van illeriyle Musul
ilinin bir kesiminde yoğun bir durumdadır. Oralarda ve özellikle İran'a komşu
yerlerde ve Kuzey tarafında Kürtler çok sayıdadır. Buna karşılık, Erbil,
Altın Köprü, Tozhormatu bölgelerinde çoğunluğu elde tutan Türkler
oturmaktadırlar.
Ulusal topluluklar [milliyetler] ilkesinin hakkiyle
uygulanması gereken ve gerçeğe dayanan şu sorunlarda anlaşmazlık olursa
uluslararası bir komisyon aracılığıyla durum incelenebilir.
Suriye ve Elcezire** [Irak]
1 - Tasarıda düşünülen sınır, Osmanlı
İmparatorluğu'ndan Türk halkı çoğunluğunun yerleşik bulunduğu toprakların
bir bölümünü ayırmaktadır. Bu, 1914 yılında yayınlanıp, bu görüşlere ekli
bulunan (beşinci ek) soylara [ırklara] ilişkin resmi belgelerden
çıkmaktadır. Türkiye, ulusal topluluklar [milliyet] ilkesinin, başka yerlerde
olduğu gibi, burada da uygulanmasını ister.
* Bak. Sayfa 21 dipnotu. ** Elcezire
(Sevr'de Irak) (Mezopotamie.)
Bu ilkenin hakkiyle uygulanması için, Osmanlı
Hükümeti, soy [ırk] açısından gerçek durumu ortaya çıkarmak amacıyla gerekli
incelemelerde bulunmak üzere, uluslararası bir komisyon kurulmasına hazır
bulunduğunu bildirir.
2 - Bundan başka, bu toprakları Osmanlı Devletinden
ayırırken, tasanda düşünülen çizginin kuzeyinde bulunan geniş bölgenin ekonomik
ve ticaret gereksinmeleri üzerinde bir şey söylenmemektedir.
Birinci olarak Gerçekten, Nuseybin ile Adana
arasındaki demiryolu, Maraş, Elbistan, Malatya, Harput, Van ve Bitlis
taşımacılığı için zorunludur. Oysa, Elcezire'de [Irak] Fırat ve Dicle nehirleri
ve Suriye'de kuzeyden güneye uzayan demiryolları, bunları denize bağlayan
demiryolları bu kıtaların doğal ticaret yolları olup, ticari gereksinmelerine
bol bol yeterler.
İkinci olarak Anadolu'nun bu kesiminin denize
tek çıkış yeri iskenderun limanıdır. Halep kenti, kendisini iskenderun
limanına bağlayan demiryoluna uzunlamasına eşit başka bir demiryoluyla
Trablusşam kentine bağlı olduğundan, sözü edilen Halep kentinin iskenderun
limanına gereksinmesi yoktur.
Eğer bu konuda en küçük bir kuşku varsa, yukarıda
anlatılan uluslararası soruşturma komisyonunun incelenmesi, bu ekonomik ve
ticari sorunu da kapsamına alabilecektir.
3 - Böyle olunca, Osmanlı Hükümeti, ulusal
topluluklar [milliyet] ilkesine ve ticaretin gereklerine dayanan görüşler uyarınca,
sınırın Akdeniz'de Resülbasit'ten başlayarak, Halep kuzeyinde Minbah'dan ve
Nuseybin'in güneyi ile Musul kuzeyinden geçerek Hankin'de sona erecek
biçimde çizilmesini ister.
Yapılan incelemelere göre, demiryolunun güneyinden
geçecek böyle bir sınırın, soy [ırk] gereklerine gerçek biçimde uygun
bulunduğu ortaya çıkmaktadır. Bu sınır ekli harita üzerinde çizilmiştir.
Osmanlı Hükümeti, tasarıda işaret olunmuş olan
çizgi ile yukarıda belirtildiği üzere istenen çizgi arasında kalacak
topraklardaki demiryolundan ilgili Devletlerce eşit ölçüde yararlanılmak
üzere, sözü geçen Devletlerce gereken önlemlerin alınmasını zaten kabule
hazırdır.
Hicaz
Osmanlı Hükümeti, Hicaz'a ilişkin olan 98,, 99. ve
100. Maddeler hükümlerini kabul eder. Bununla birlikte, bu hükümler
Padişah'ın [Zat-ı Kazret-i Padişahi'nin] taşıdığı Halifelik sıfatı ile özdeş
olup, bütün islam dünyasınca yüzyıllardan beri kabul edilmiş olan ve Mekke
ile Medine'deki Kutsal Yerler [Makamat-ı Mübareke] üzerindeki yetkilerinden
ve ayrıcalıklarından vazgeçmeği ve sözü edilen yetkilerin ve ayrıcalıkların
kısıtlamaları gerektirmediğinden, Osmanlı Devleti, 99. Maddenin aşağıdaki
gibi değiştirilmesini ister:
"Bütün ülkelerde yerleşmiş Müslümanların
gözünde Mekke ve Medine temiz kentleriyle [belde-i mutahhareleri] Kutsal
Yerlerin taşımakta olduğu kutsal nitelik yüzünden, Hicaz Kralı [Hazretleri]
ile Hac ödevini yerine getirmek için, ya da başka her türlü dinsel amaçlar
ile, Hicaz yönüne gidecek olan bütün Müslümanlara özgürce ve güçlük
olmaksızın girmelerini sağlamak ve Padişahın [Zat-ı Hazret-i Padişahi'nin] bu
iki kent [beldeteyn] ile Kutsal Yerler üzerinde islam Halifesi sıfatıyla
sahip oldukları yetkilere ve ayrıcalıklara ve Şeriat düzeni [Şer-i Şerif]
uyarınca kurulmuş ya da kurulacak olan vakıflara saygı göstermeği
yükümlenir.
Böyle olunca, "Hadim-ül Haremeyn-üs
Şerifeyn" [Kabe hizmetlisi] sanını taşıyan Padişah [Zat-ı Şevketsimat-ı
Hazret-i Padişahi] bu sıfatla, bir Kabe'de [Kâbe-i Muazzamada] öteki
peygamberin doğum yerinde [Harem-i Şerif-i Cenab-ı nebevi'de] iki temsilci
bulunduracaktır.
Bundan başka, yüzyılların gelenekleri uyarınca,
Padişah [Zât-ı Hazret-i Padişahi] tarafından her yıl bir mektupla birlikte
önceki Sultanların [Selâtin-i Salifenin] ya da iyiliksever kişilerin [erbab-ı
hasenat] Kutsal Yerlere olan koruyuculukları gereği olarak armağanlardan
oluşan Sürre gönderilecek ve [Fehametlû] Hicaz Kralı [Hazretleri] Sürre'nin
geri gelişinde yanıtını sunacaktır."
Azınlıkların Korunması
Türkiye, Devletlerin ülkeleri içinde bulunan
azınlıkların korunmasının kendileri için genel ve karşılıklı bir ödev
olduğunu kabul eder. Türkiye, buna içtenlikle uymağa hazırdır.
Osmanlı Hükümeti, 147. Madde hükümlerinin,
Saint-Germain ve Neuilly andlaşmalarının içeriğine uygun bir biçimde
değiştirilmesi ve aynı güvencenin Osmanlı ülkeleri dışındaki Türk
azınlıklarına da sağlanması durumunda 141-145 ve 147. Maddeler hükümlerini
temel kurallar olarak kabul etmeğe hazırdır.
Karaya, Denize ve Havaya İlişkin Hükümler
1- Osmanlı Hükümeti, bütün ulusların
genellikle silâhlarını sınırlandırmalarına başlangıç olmak üzere, silâhlı
kuvvetlerinin azaltılmasını kabul eder.
2- Bununla birlikte, bu sınırlandırmalar
güvenlik ve düzenlik [asayiş] gereklerini göz önünde tutarak yapılmalıdır.
Eğer bu konuda güvenlik altında bulundurulacak sınırlarla kıyıların genişliği
Osmanlı ülkelerinin çeşitli kesimleri arasındaki ulaşım güçlüğü göz önünde
tutulursa, gerek jandarma ve gerekse yedek kuvvetler ve kolluk kuvvetleri
[kuvve-i inzibatiye] bakımından saptanan asker sayısının yetersiz olduğu
kabul olunur.
3- Osmanlı Hükümeti, askerliğe ilişkin
maddelerin uygulanmasını denetlemek için, Müttefikler arası askeri bir
denetleme komisyonu ile, jandarma askeri ve yedek kuvvetlerle polis kuwetinin
kurulması için de Müttefiklerarası bir askeri komisyon kurulması ilkesini
kabul eder.
4- Ülkenin bir takım kara bölgelerine
bölünmesi ile, bu bölgelerde Osmanlı Hükümeti hizmetine verilecek yabancı
subayların aynı uyruklukta olanlarının toplanması ve görevlendirilmeleri,
yetki [nüfuz] bölgelerinin kurulmasını hızlandıracaktır.
Bundan başka, bu durum, güvenlik ve düzenliğin
[asayişin] korunması görevim de sarsacaktır. Bu yüzden, Osmanlı Hükümeti bunu
kabul edemez.
Bununla birlikte, üç bölümün kurulmasını kabule hazırdır:
1-Jandarma, 2- Yedek kuvvetler, 3- Polis kuvvetleri [kuvve-i inzibatiye]. Bu
üç bölümden her birinin azaltılması, Osmanlı Hükümetinin buyruğu altında ve
tümü aynı uyruklukta bulunan subaylardan oluşan bir kurulun sorumluluğuna
bırakılacaktır.
5- Osmanlı Hükümeti, gönüllü yönetiminin
Osmanlı Devleti kaynaklarının sağlamasına gücünün yetmeyeceği giderlere yol
açacağını bildirir.
6- Deniz işlerine gelince, bu konudaki
hükümler, kıyıların korunmasına ve güvenlik altında tutulmasına ve 6.000
kilometreyi aşan bir yerde balıkçılık hizmetlerini sağlamağa elverişli
olmalıdır. Komşu adalar halkının kaçakçılığı ve bir de son zamanlarda
Karadeniz'de olan deniz hırsızlığı, sözü geçen koruma konusunda güçlüğü arttırmaktadır.
200 kilometrelik bir kıyı için, Devletler,
Bulgaristan'ın 4 torpido ve 6 deniz motoru [zatülhareke sandal} bulundurmasına
izin vermek gereğini kabul etmişlerdir. Böyle olunca; Osmanlı Hükümeti de,
kendi kıyılarının genişliği ile orantılı ölçüde bir miktar kıyı koruma
gemileri bulundurabilmesini ister. Bundan başka, andlaşma tasarısında
önerildiği gibi, denizcilik ve havacılık işlerine ilişkin olarak
müttefiklerarası bir askeri denetleme komisyonu kurulması ilkesini kabul
eder.
Maliye Hükümleri
Osmanlı Hükümeti, andlaşma gereğince kendisine
düşen yükümlerin hakkiyle yerine getirilmesini sağlamak için, Osmanlı Maliye
işlerini denetlemekle görevli bir komisyonun kurulmasını kabul eder.
Bir Osmanlı üye de bulundurulacak olan bu
komisyonun yetkisi, yürütme ve yasama güçlerinin yasal haklarına aykırı
düşmemek koşuluyla, sözü edilen komisyonun kurulmasını gerektiren amacı
sağlayacak ölçüde geniş olacaktır.
Eğer sözü edilen komisyon ile Osmanlı Hükümeti
arasında bir anlaşmazlık çıkarsa, bunun çözüm yeri Milletler Cemiyeti
olacaktır. Osmanlı Hükümeti, maliye komisyonu ile anlaşarak, Devletin
kaynaklarını arttıracak olan koşulları görüşmeye zaten hazırdır. Fakat,
Devletin uyruklarıyla yabancılar arasında haklı olmayan bir eşitsizlik
kuracak ve Devlet hazinesinin iyileştirilmesine önemli bir engel oluşturacak
olan ekonomik kapitülasyonların yeniden kurulmasını kabul edemez.
Yargısal Kapitülasyonlar*
Osmanlı Hükümeti, adalet işlerinde bugün yürürlükte
olan kapitülasyonların yerine geçecek yargı. reformu tasarısını düzenlemek
ve kendisi de üye bulundurmak üzere bir komisyon kurulmasını kabul eder. Bu
Komisyon ile Osmanlı Hükümeti arasında görüş birliği elde edilemeyen noktalar
üzerinde Milletler Cemiyeti Konseyinin kararı bağlayıcı olacaktır.
Bitiriş
Bu yanıtta öne sürülen düşünceler en temel
sorunlarla sınırlanmıştır. Sözü edilen düşünceler, yenilmiş de olsa, hiçbir
ulusa ilişkin olarak reddedilemeyecek ve yadsınamayacak olan hak ve adalet
ilkelerini her zaman büyük bir özenle izlemek kaygısından esinlenmektedir.
* Osmanlı aslında Uhud-ı atika-i adliye
denilmektedir. (Çev.)
Bu' duygulara dayanarak, Osmanlı Hükümeti, Müttefik
Devletlerin yukarıdaki düşünceleri iyi karşılayacaklarına ve bunun
değiştirilmiş olan bir andlaşma tasarısının öteki hükümlerinin görüşülmesini
çok büyük ölçüde kolaylaştıracağından tam bir umut duymaktadır.
Ekler:
Numara 1
- Çanakkale Boğazı - Çanakkale haritası.
Numara 2
- Doğu Trakya-Topografya haritası (8 parça) - 1914 yılı resmi istatistikleri
Halkın yapısında çeşitli öğelerin sınırı Edirne kentinin plânı Trakya
Komitesince yayınlanan Edirne Vilâyeti başlıklı kitapçık.
Numara 3
- İzmir Halkı oluşturan çeşitli öğelerin çizelgesi Çeşitli öğelerin
sayısını gösteren üç grafik İzmir'in Yunan askerince işgaline ilişkin dört
resmi rapor İzmir Müdafaa-i Hukuk-u Osmani Cemiyetince yayınlanan Türk
İzmir başlıklı kitapçık Yine sözü edilen Cemiyet'çe yayınlanmış olan Adalete
Bir Hitap başlıklı kitapçık.
Numara 4
— Ermenistan Halkı oluşturan çeşitli öğeleri gösterir çizelge
Çeşitli öğelerin oranlarını gösterir üç grafik.
Numara 5
- Suriye ve Irak [Elcezire] Soylara [ırklara] ilişkin 3 harita Halkı
oluşturan çeşitli öğeleri gösterir çizelge.
Osmanlı Devleti konusunda Müttefik Devletlerce
düzenlenip Osmanlı temsilci heyetine verilen Barış Andlaşması tasarısına
Osmanlı Temsilci Heyetince verilen yanıt, Haziranın yirmi beşinci Cuma günü
akşam saat beşte, Fransa Hükümetinin Osmanlı Temsilci Heyeti yanındaki
bağlantı [irtibat] subayı Albay (Kolonel) Henry'ye verilerek, Barış
Konferansı Başkanı ve Fransa Başbakanı Mösyö Millerand'a ulaştırılmıştır.
Yukarıdaki yanıt temel hükümlere ilişkin olup,
Andlaşmanın içerdiği ikincil maddelere ilişkin düşünceler de ayrıca kaleme
alınarak, Sadrazamın [Zat-ı Sami-i Sadaretpenahi'nin] Paris'den ayrıldıkları
Temmuzun sekizinci Perşembe günü akşamı saat sekizde, Albay (Kolonel) Henry
aracılığıyla, Barış Konferansı Başkanlığına gönderilmiştir.
MÜTTEFİKLERİN KARŞI YANITI
[Barış Andlaşması tasarısına ilişkin olarak,
Osmanlı temsilci heyetinin düşüncelerine karşı Müttefiklerin verdikleri ve
ültimatom niteliği taşıyan yanıtın Osmanlıcaya çeviri metni Peyam-ı Sabah gazetesiyle
(21 Temmuz 1336/1920, No.11019, s.1) Vakit gazetesinde (21 Temmuz
1336/1920, No.943, s.1) yayınlanmıştır. Bu yanıtın sunuluşunda, dili çağdaşlaştırırsak
şöyle denilmektedir:
"Dışişleri Bakanlığına Paris'de [Osmanlı]
temsilci heyeti üyelerinden Reşit Beyefendi [Hazretlerinin] 17 Temmuz 1920
günlü telgrafının çevirisidir:
"Osmanlı Hükümetinin yapmış olduğu karşı
çıkmalara Konferansça verilen yanıtı bugün saat beşte Albay'[Miralay] Henry
bana iletti. Bu bildirinin metnini olduğu gibi yüksek katınıza
sunarım:"]
Spa, 16 Temmuz 920 Müttefik Devletler, Osmanlı
Hükümetinden imza olunmasını istedikleri Barış Andlaşması tasarısı
konusunda, sözü geçen Hükümetin düşüncelerini, her balamdan, bütün
kapsamıyla göz önünde tutmuşlardır. Osmanlı Hükümetinin, Dünya Savaşındaki
[kendi] sorumluluğunun, Müttefiklerinin sorumluluğundan daha hafif olduğu
düşüncesini beslediği anlaşılmaktadır. Müttefikler, bu savı kabul edemezler.
Bütün uluslara karşı düzenlenen suikasdın güttüğü o acıma duygusundan yoksun
amaç, dünyanın gözlerinde en açık bir biçimde belirdiği bir zamanda, Türkiye,
sözü edilen suikasda katılmıştır. Büyük Devletler, Türkiye'nin bu davranış
biçimiyle, yarım yüzyılı aşan bir zamandan beri kendisine birçok kez
dostluğunu kanıtlamış olan Devletlere karşı pek belirgin bir hayınlıkla, suç
işlemiş olduğu kanısındadırlar. Müttefikler, kendisine karşı hiçbir düşmanca
amaç beslememekteydiler.
Türkiye, savaşın sonuna değin tarafsızlığım
korursa, Osmanlı Saltanatının bütünlüğünün güvence altına alınmasının
Müttefiklerce üstlenildiği yolunda, Devletlerce kendisine 1914 yılı
Ağustosundan beri bildirilerde bulunulmuştu.
Osmanlı Devleti, bu bildirilere bir an bile göz
atmak alçak gönüllülüğünü göstermemesiyle, savaşa girişinin nedeninin,
dokunulmazlığım güvence altına almak kaygısı olmayıp, yalnız tutkulardan
oluştuğunu kanıtlamıştı. Osmanlı temsilci heyeti, Osmanlı Devletinin savaşa
girişinin insanlık dünyasına yol açtığı kötülüklerle yitikleri tümüyle
değerlendirmiyor gibi görünüyor.
Osmanlı Devletinin sorumluluğu o kadar geniştir ki,
bu sorumluluk, Müttefiklerin Osmanlı ordularına karşı elde ettikleri utkunun
gerektirdiği özverilerle ölçülemez. Büyük bir deniz ulaşım yolunu kapayarak,
bir yandan Rusya ve Romanya'nın, öte yandan bunların batısındaki
müttefiklerinin ulaşımını kesmekle, Türkiye, en az iki yıl savaşın uzamasına
ve Müttefiklerin milyonlara varan insan yaşamıyla yüzlerce milyarlık yitiğe
uğramalarına yol açmıştır.
Sonsuz ve sınırsız yitikler karşılığında, dünyanın
özgürlüğünü yeniden kurmuş olanlara Türkiye'nin vermek zorunda olduğu ödence
[tazminat] kendisinin ödeyebileceğini çok aşmaktadır. Müttefikleri Türklerin
öteki uluslar üzerindeki egemenliklerine artık sonsuzluğa dek son vermek
zamanının geldiğini açıkça görmektedirler. Savaştan önceki uzun dönemlerde,
Bâb-ı Âli ile Büyük Devletler [Düvel-i muazzama] arasındaki ilişkilerin
tarihi, Bulgaristan, Makedonya, Ermenistan ve öteki yerlerde işlenen ve
insanlığın vicdanını kızgınlığa ve büyük tepkilere sürükleyen baskılara
[zulümlere] son vermek konusunda sonuç almaksızın sürüp giden bir sürü
girişimlerden başka bir şey değildir. Son yirmi yıl boyunca Ermeniler
işitilmemiş vahşetlerle topluca öldürülmüşlerdir. Savaş sırasında, Osmanlı
Hükümetinin öldürme, göçürme [tehcir] ve kötü işlemden oluşan fetih
sonuçları, geçmişte buna benzer yaptığı eylemlerini fersah fersah aşmıştır.
1914 yılından beri, Osmanlı Hükümeti, düzmece bir devrime dayanan geçersiz
bahanelerle erkek, kadın, çocuk sekiz yüz bin Ermeniyi topluca öldürerek ve
iki yüz bin Rum ile iki yüz bin Ermeniyi yurtlarından göç ettirerek
sürmüştür. Osmanlı Hükümeti, Türk olmayan uyruklarını yalnız yağma, saldırı
ve öldürülmekten korumak konusunda kusur etmekle kalmayıp, üstelik, korumak
zorunda olduğu halka karşı en vahşi saldırıları düzenlediğini açıklayan
birçok kanıtlar vardır. Bu nedenler yüzünden, Müttefik Hükümetler Türk
çoğunluğunun oturmakta olmadığı topraklan Türk boyunduruğundan kurtarmağa
karar vermişlerdir.
Müttefik Devletler, Andlaşmanın Trakya ve İzmir'in
Osmanlı egemenliğinden ayrılmasını kapsayan maddelerinde hiçbir değişikliğe
razı olamazlar. Zira, bu iki bölüm topraklarda Türkler azınlıktadır. Aynı
düşünce, Suriye ile Türkiye arasında çizilen sınıra da uygulanır. Bundan
dolayı, Büyük Devletler, Amerika Cumhurbaşkanının haklı ve insaflı bir
biçimde saptayacağı bir sınır içinde, özgür bir Ermenistan kurulmasına
ilişkin maddeleri hiçbir yönden değiştiremezler, İzmir'e ilişkin hükümler,
İzmir'in ticaretini ve Anadolu ile olan alışverişini hiçbir bakımdan
kısıtlamayacaktır. Tersine, limanın özgürlüğü Andlaşma ile güvence altına
alınmış olduğundan, oradaki halk İzmir'in arkasındaki ona bağımlı toprakların
çıkış yeri olmasından pek çok yararlanacaklar, dürüst bir hükümetin yönetimi
altında sözü geçen liman içerisinin gereksinmelerini her vakitten daha etkin
bir biçimde karşılayacaktır.
Bu konuda düşünülen yönetim "Danzig" limanı
yönetiminin aynıdır. Boğazlar' ın yönetimini düzenlerken, Devletler, herhangi
bir Türk Hükümetince uygarlığa karşı yeni hayınlıklar işlenmesine engel
olacak önlemler alınmasından geri duramazlar. Böyle olunca, sözü geçen
Devletler, Boğazlar' ın özgürlüğünü güvence altına almak için kurulması
haklı ve yasal görünen yönetim biçiminin temel çizgilerini
değiştirmeyeceklerdir. Bununla birlikte, Osmanlı Devletinin Boğazlar
Komisyonunda temsil edilmesi konusunda, Osmanlı temsilci heyetince öne
sürülen görüşleri büsbütün göz önünde tutmamak doğru olmayacağı
sanısındadırlar. Sözü geçen Devletler, Bulgaristan'a olduğu gibi, kıyıdaş
bulundukça, Osmanlı Devletinin de Boğazlar Komisyonuna bir temsilci göndermesini
kabule karar vermişlerdir. Bu konuda, sutaşırımı [maimahreci] 1.600 tondan
çok olan buharlı gemilerin Müttefik, Devletlere teslimi gibi maddelerin
kaldırılmasına ilişkin olarak, Osmanlı Devleti yararına yapılması olanak
içinde bulunan birtakım başka değişiklikler işbu yanıta bağlı ekte
yazılıdır.
Osmanlı Devletinin maliye işleri için denetleme
kurulmasına ilişkin hükümler, kendisini korumanlık [vesayet] altına almak
düşüncesinden doğmuş değildir. Sözü geçen hükümlerin metne konulması, Osmanlı
Devletini eskiden yıkıma uğratmış olan ahlak kötülüklerinden ve
vurgunculuktan kendisini korumak ve en sonunda emperyalist akımlardan
kurtarılmış olan Türk ulusunun mutlu ve iyi bir yönetimi olan bir ulus
olmasını sağlamak gibi, büsbütün başka bir amaca yöneliktir.
Söze son verirken, Müttefikler, Andlaşma
tasarısının, Osmanlı temsilci heyetinin tanıdığı niteliği taşımadığını
belirtmek gerektiği kanısındadırlar. Bu Andlaşmanın, Türk Hükümetlerinin pek
kıyıcı bir biçimde ve pek kötü yönettiği topraklardan Osmanlı Devletinin
egemenliğine son verdirdiği doğrudur. Ancak, Türkiye'yi çok geniş ve verimli
bir ülkesi olan bir ulusal hükümet [Devlet]* olarak, olduğu gibi tutmaktadır.
Kararlaştırılan hükümlerden hiçbiri, Türkiye'nin yönetim biçimi
iyileştirilirse, Türk ulusunun mutlu bir ulus olmasını engelleyecek nitelikte
değildir. Andlaşma, hatta İstanbul'da Türklerin çoğunluk oluşturduğu şüpheli
olduğu halde, sözü edilen kenti Osmanlı başkenti olmak üzere olduğu gibi
tutmağa kadar varmaktadır. Sakınmalı ve sağgörülü davranışa uygun olup
olmadığı düşünülmeğe değer olan bu kararı, Müttefik Devletler, Türklerin
eski iktidarlarını kötüye kullanmış olmalarından dolayı çok büyük dir
duraksama içinde almışlardır. Eğer Osmanlı Hükümeti, Andlaşmayı imzadan
kaçınırsa ve üstelik imzadan sonra, Anadolu'da söz geçirmesini yeniden kurmak
ve Andlaşmanın yürütülmesini sağlamak konusunda güçsüz bulunursa,
Müttefikler, Andlaşmanın maddelerine uygun olarak, bu kararı yeniden
incelemek ve bu kez Türkleri Avrupa'dan sonsuzluğa dek kovmak durumuna
girebileceklerdir. Müttefik Devletler, Osmanlı Devletinin Andlaşma
maddelerini kesinlikle kabul ettiğini ve imza niyetinde bulunduğunu
bildirmek için on günlük bir süresi olduğunu Osmanlı temsilci heyetine bu
yanıt belgesiyle bildirirler. Sözü geçen süre Temmuzun yirmi yedinci günü
gece yarısı sona erecektir. Eğer Andlaşma bu koşullar içinde imza edilmeyecek
olursa, Müttefik Devletler durumun gereklerine uygun gördükleri önlemleri
alacaklardır.
Andlaşma tasarısının maddelerinde yapılan
değişiklikler aşağıdadır: 40 Maddenin 4. satırında, "Bulgaristan"
sözcüğünden sonra "Türkiye" sözcüğü eklenecek ve tümcenin arkası şu
biçimde düzeltilecektir: "Eğer bu iki Devlet... olurlar ise".
Aynı maddenin sekizinci son satırının sonunda
"Bulgaristan" sözcüğünden sonra "ve Türkiye'nin" sözcüğü
eklenecektir.
136. Maddede söz konusu süre, altı aydan üç aya
indirilmiştir. 153., 164., 171. ve 173. Maddelerde söz konusu süre, üç aydan
altı aya çıkarılmıştır.
211. Maddede, ikinci fıkradaki "l Ocak
920" tarihi, "15 Haziran 920" biçiminde değiştirilmiştir.
.........
258. Maddenin birinci fıkrasında (1) işaretiyle ve
"her çeşit buharlı gemiler" sözcükleriyle başlayan tümce,
"bütün Alman gemileri" sözcüklerine kadar metinden çıkartılmıştır.
289. Maddedeki, "l Ağustos 914
tarihinde" [sözcükleri], "17 Ekim 912" tarihinde"
biçiminde değiştirilecektir.
290. Madde, ikinci satırında,
"fıkra" sözcüğünden sonraki rakam "iki" yerine
"üç" olacaktır.
291. Maddede, "l Eylül 914" tarihi
yerine "17 Ekim 912" tarihi konulacaktır.
293. Madde, birinci satırdaki "Hükümet"
sözcüğünden sonra, "Müttefik bir Devlet ya da yeni bir Hükümet",
ikinci satırdaki "andlaşma" sözcüğünden sonra "ya da 17 Ekim
1912 tarihinden sonra yapılmış bütün andlaşmalar" sözcükleri
eklenecektir.
Ayrıntılara ilişkin olarak yapılacak değişiklikler
aşağıdadır: 144. Madde, ikinci fıkradaki "l Ağustos 914" tarihi
yerine "l Ocak 914" konulacaktır.
* Yer yer Hükümet ve Devlet deyimleri özde; olarak
kullanılmaktadır (Çev.)
178. Maddedeki birinci numaranın ikinci fıkrası
aşağıdaki gibi değiştirilecektir:
"Sözü geçen yörede ve adalardaki berkitilmiş
yerlerin [istihkâmatın] yenilenmesi ya da bunlara benzer berkitilmiş yerler
yapılması yasaktır."
"Fransa, İngiltere ve İtalya Hükümetleri,
kendi kendine işler Linini, İmroz ve Semadirek ve Bozcaada'yı da kapsamak
üzere, bu yörede bulunan bataryaları hızla göndermek bakımından kullanılan
yolları ve demiryollarını kullanım dışında bırakacak bir duruma sokmak
hakkına sahip olacaklardır."
Sözü geçen Maddenin üç numaralı fıkrasında
"Midilli" sözcüğü metinden çıkartılmıştır. Bu maddenin üç numaralı
fıkrasındaki "birinci" sözcüğünden sonra, "Limni, İmroz,
Semadirek, Bozcaada ve Midilli" sözcükleri eklenip, oradaki
"birinci fıkra" sözcükleri metinden çıkartılacaktır.
178. Maddenin üç numaralı fıkrasının sondan bir
önceki satırında, "161. Madde" sözcüğünden sonra, aşağıdaki tümce
eklenecektir: "Bu Midilli adasına bir Yunan koruma birliğiyle
[kuwetiyle], 152. Maddede söz konusu edildiği üzere, sözü geçen yörede
Padişahın koruma askerleri [asakir-i hassa-i Padişahi] bulundurulmasına engel
değildir."
Sözü geçen Maddenin dördüncü fıkrasının birinci
satırındaki "Devletler" sözcüğünden önce, "birlikte
davranan" sözcükleri konulacaktır.
302. Maddenin yedinci satırındaki
"yerleşmiş" sözcüğünden önce, "Osmanlı Devleti hizmetinde
bulunan yabancı görevlilerin maaşları, ödenekleri ve resmi ücretleri dışında
olmak üzere" sözcükleri eklenecektir.
Osmanlı hükümetinin barış andlaşmasını imzalamağa
karar verişi
[Müttefiklerin, Osmanlı Hükümetinin
düşüncelerine ültimatom niteliğindeki bu kesin yanıtı üzerine, Barış
Andlaşması tasarısına karşı nasıl davranılacağı konusunda, 22 Temmuz 1920
Perşembe günü, Yıldız Sarayı'nda, Padişah Sultan VI ncı Mehmet Vahidettin'in
başkanlığında bir Yüce Kurul [Meclis-i Âli] toplanmıştır. Bu toplantıda
görüşmelerden sonra, Barış Andlaşmasının Hükümetçe imzalanmasına karar
verilmiştir. Sadrazam Damat Ferit Paşa Başkanlığındaki Hükümet, bu konuda
resmi bir bildiri yayımlamıştır. Bildiri, Peyam-ı Sabah (24 Temmuz
1336/1920, No.11021, s.1) ve Vakit gazetelerinde de (24 Temmuz
1336/1920, No.945, s.1) yayınlanmıştır. Bu bildirinin metni, günümüz
Türkçesiyle şöyledir:]
Resmi Bildiri
22 Temmuz 1336 (1920) Perşembe günü Padişahın
Sarayında ve Padişahın huzurunda [Saray-ı Hümayun-u Mülukânede, Huzur-ı
mekarim neşver-i cenab-ı tâcdar-ı azami'de] ve Bakanlar, Senato
üyeleri, bilim adamlarının önde gelenleri ve yüksek subaylardan
[Vükelâi-fahham ve Ayan-ı kiram ilerical-i ilmiye ve erkân-ı askeriye]
— adları aşağıda yazılı kişilerden oluşan bir kurul toplanmıştır.
Toplantının başında, 17 Temmuz 1336 [1920]
tarihiyle, Temsilci heyeti üyelerinden İçişleri Bakanı Reşid Beyefendi
[Hazretierince] Dışişleri Bakanlığına, çekilip, Spa Konferansının Barış
Andlaşması konusundaki kararını içeren ve aşağıda olduğu gibi yazılı bulunan
telgrafı okundu:
[Müttefiklerin yanıtına ilişkin telgraf metni bir
önceki belgededir]
Bakanlar Kurulu Tutanağı
Sözü geçen telgrafta yazılı karar üzerine, Bakanlar
Kurulunca yapılmış olan görüşmelerin sonucuna ilişkin 20 Temmuz 1920 tarihli
tutanak:
Osmanlı Devleti Dünya Savaşına katılarak sonunda,
Müttefiki bulunduğu Devlet-ler takımının yenilmesiyle, 1918 tarihinde
Mondros'da bir Bırakışma [Mütareke] imza eyledi. Savaşın kökeni, nedenleri
ve etkenleri, yirmi aydan beri sürüp giden Bırakışmada olup bitenlerin hepsi
herkesçe bilindiğinden, yinelemeye gerek olmayıp, ancak Bırakışma süresince
siyasal durumumuzda çeşitli evreler görülmüş ve kimi vakit Osmanlı
İmparatorluğuna son vermek ve Osmanlı Saltanatını ve İslam ulusunu [milleti
islâmiye] İstanbul'dan çıkarmak gibi kamu vicdanını yaralayacak söylentiler
dolaşıp durmuş ve, kimi vakit, Osmanlı Devletinin siyasal bütünlüğü açısından
olağanüstü önemi apaçık olan Trakya ve İzmir sorunlarının uygun bir biçimde
çözüleceği umut edilmekte bulunmuş idi.
11 Mayıs 920 tarihiyle Osmanlı Devletine önerilen
Barış Andlaşması, yaygın söylentilere son vererek, Müttefik Devletlerin
[İtilafüyun'un] Osmanlı Devletine gerçek biçimde yüklemek istedikleri
koşullan bildirmiş ve herkesçe içeriği öğrenilmiş olan bu Andlaşma, çökmekte
olan Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkıntılarından Trakya'nın bir parçası ile Anadolu'da
yeni bir küçük Devlet kurulmasını öngörmüştür. Hükümetin [Devletin] bağımsızlığı
bir sosyal topluluğun yaşamının temeli olduğu halde, bu Andlaşmaya göre
[Devlet] eylemlerinde ve işlemlerinde tümüyle bağımsız bulunmuyor; en son
ölçüde kısıtlanan askerlik, yönetim, iktisat, maliye ve bayındırlık işlerinin
denetim altında işleyeceği gösteriliyor.
1912 tarihinde imza edilen Andlaşma uyarınca,
Rumeli'de Meriç ırmağından sınır saptanmasında ve Anadolu'da Devletin
ayrılmaz bir parçası saydığımız İzmir sorununda pek haklı olan istemlerimiz
yerine getirilmiş olsaydı, zamanın geçişiyle ve Osmanlı ulusunun ve
Hükümetinin göstereceği çalışma ve akıllıca davranışla, denetim yönetiminin
günden güne hafiflemesi ve bir gün sona ermesi olasılık içinde idi.
Osmanlı Saltanatı ve Hükümeti, bugün iki olasılık
karşısında bulunuyor: Ya, Andlaşmayı içerdiği ağır ve korkunç koşullar ile
kabul etmek, ya da red eylemek. Kabul edilirse, İstanbul, Osmanlı Saltanatı
ve islam Halifeliği [Hilafeti] başkenti olarak kalmak üzere, bilinen sınırlar
içinde bir küçük Devlet varlığım koruyabilecektir.
Şu kadar ki, bu güçsüz varlığını kendini çevreleyen
Ermeni Cumhuriyeti ve yakın zamanda kurulması pek olası bulunan Rus
imparatorluğu ile Romanya ve Bulgaristan ve son olarak Eski Çağlardan beri
hiçbir vakit bu derece genişlememiş olan Yunan Devletleri arasında ve acıklı
bir durumda korumakla uğraşacak ve fakat zamanlar perdesi arkasında saklı
geleceğin gizlerine bağlı kalarak, insan gücünün üstündeki sonsuz Tanrısal
gücün dileklerine uygun biçimde korunmuş bulunacaktır.
Andlaşma reddedilirse, şimdi Anadolu'da varolan
savaş durumu Marmara havzasına da yeniden geri gelmekle, Osmanlı Saltanatına
ve Osmanlı Hükümetine son verilerek ve Müttefik Devletler hükümetin
yönetimini ellerine alarak, İzmir ve Bursa illerinde olduğu gibi,
başkaldıranların Anadolu'nun öteki yerlerinde de bastırılması yoluyla zaten
varolan etki [nüfuz] bölgelerinin kesin istilâ biçimine dönüşmesine meydan
verilmiş ve Devletin kalanınının son bölünüşü savaşın geri gelmesinin doğal
sonuçlarından bulunmuş olacaktır.
Ne soy [ırk] ne de tarih açısından Yunan ile hiçbir
zaman ilişkisi olmayan, duygularımızı ve vicdanlarımızı titreten nice sevgili
anıları içeren Edirne kenti yitirildi. Öğemizin bütünlüğünü sağlayan, ulusal
simgemiz, tarihimizin özeti olan İstanbul kenti de bütün islâm halkı,
binlerce cami ve minare ve ulusumuzun övünç baştacı olan o ulu sultanların,
çok eski zamanlarda yücelik gururunda ölçüyü aşırtmamak için, yer yüzünde
kendilerinden büyük yalnız Allah olduğunu atalarımızın uyardıkları Osman
oğullarının saygı duyulan mezarlarını kendi atalarının mezarlarıyla birlikte
henüz derinlemesine bakılıp görülemeyen bilinmez geleceğin karanlığına
bırakarak göç yollarına düşmek zorunda olacaklardır. Bundan başka, başkentte
ve dolaylarında binlerce subay savaş tutsağı sayılarak, olasılıkla uzak
adalara gönderilecek ve savaşın yeniden geri gelmesinden başlayarak, sivil
halkın beslenmesini sağlamakta karşılaşacağı güçlükler, yalnız İstanbul'da
650.000'den çok din kardeşimizin [ehl-i tevhid] yaşamım tehlikeye sokacak ve
bu yıkımdan her tabakada bulunan halk etkilenecek ve acı çekeceği gibi, bunun
Osmanlı Hanedanına [Hanedan-ı Celil-i Saltanat-ı seniye'ye] kadar yükselmesinin
bile gerçekleşmesi kesin bulunacaktır.
Böylece, varlığı 700 yıla yaklaşan eski ve yüce
Osmanlı Saltanatı, sonsuzluğa dek tarihin sayfalarını süsleyecek olan o
parıldayan geçmişiyle birlikte, Tanrı göstermesin, çökerek, yüreğimizin
birlikte çarptığı bütün İslam dünyasının yüce çıkarları, Osman oğullarının
Saltanatı ve Halifeliği [Hilafeti] felaketli yıkıntılar altında, olasılıkla
birçok zaman için yok olup gidecektir.
Düş kurmalarla ve olmayacak şeyleri kafamızdan
geçirmekle uğraşılacak zamanlar geçmiş ve gözümüz önünde bütün ağırlığı ile
beliren şu olağanüstü yıkımın ciddiliğiyle orantılı önlemler alınması anı
gelmiştir.
Daha önce bildirilen ve bu kez 16 Temmuz 920'de Spa
Konferansınca hükümleri doğrulanan Andlaşma, ne haklı ne de uygulanabilir
nitelikte olmayıp, yenik düşmüş bir ulusa [kavme] yenenlerin isteğini
yüklemek istiyor. Hakkın, sonunda kuwete üstün gelmesi konusundaki inancımız
sarsılmaz olmakla birlikte, şu çok ağır ve acılı anda, başlangıç
bildirisinde açıklanmış olduğu üzere, Osmanlı Devleti iki yoldan birini
seçmek zorundadır. Ya İstanbul'da ve ulusal beşiğimiz olan Anadolu'da egemen
kalarak, küçük ve fakat yine bir Devlet durumunda bulunmak; ya da yapılmış
önerileri reddederek, Osmanlı Devletinin yaşamına son vermektir. Anayasa
'da [Kanun-u Esasi'de] toprak katılması ve
bırakılmasını gerektiren andlaşmaların yapılması Ulusal Meclisin [Meclis-i
Milli'nin] kabulüne bağlı olduğu yazılı ise de, ulusun gerçek düşüncelerini
dile getirebilecek millet vekillerinin toplanması ve geçerli bir seçim
yapılması şimdiki durumda olanaklı olmadığının açıklanmayı bile
gerektirmeyecek olduğundan ve Meşrutiyet ancak vatanımızın varolmasına bağlı
olabileceğinden, savaş ilânı ya da barış yapmak hakkı yine Anayasa ile
Padişaha [Zat-ı Şevketsimat-ı Hazret-i Padişahi' ye verilmiş olması
göz önünde tutulunca, söz konusu yasanın bu fıkrasına dayanarak, Devletin
varolmasını küçültülmüş bir biçimde olsa bile, sağlayan Andlaşmanın kabulü
zorunlu görülerek, yalnız hiç olmazsa Istranca Çatalca çizgisinin, önceki
sınırımız olan Midye Enez'a kadar çıkartılması ve bu durumda da tarafsız
bölgenin, Marmara kıyısından kaldırılarak, yalnız Boğazlar' a
ayırmak ve İzmir'in Hamburg kenti türünden özgür bir kent durumunda ve
kendine özgü yönetimi ve kutsal Halifelik [Hilafet] İslam topluluğunun bir
konusu, böyle olunca da bu konu dinsel sorunlardan olduğundan, bunun siyasal
bir andlaşmada yeri olmayacağına ilişkin Konferansa daha önce sunulmuş olan
açıklamaların andlaşmaya yazılması ve eklenmesi ve İzmir ve Trakya konusundaki
öneriler kabul edilmezse, İzmir ve Trakya yönetiminin uluslararası niteliği
olacak, Boğazlar Komisyonuna verilmesi gibi küçük •değişikliklerin bir
kez daha Yüce Barış Meclisinin insaf ve hakgözetirlik duygularına sunulması
uygun görülmüştür.
Reşid Bey'in son telgrafları
Versailles'dan, 19 Temmuz tarihiyle, Reşid
Beyefendi Hazretlerinden gelen telgraf:
"Spa Konferansından dönen, bu Konferans
üyelerinden önemli bir kişiyle dün görüştüm. Bu kişi, Konferansdan verilen
yanıta son derece üzüntü "açıklamakla birlikte, kendisi gerekli
savunmalarda bulunmuş ve bu görüşler reddedilmemekle birlikte, desteklenmemiş
de olduğunu bildirdikten sonra, Andlaşmayı imzadan kaçınırsak, İstanbul'u
elimizden alacaklarını ve bu yüzden de imzalamanın hayırlı olacağını
söylemesi üzerine yazılacak yanıtta İstanbul'un bize kalması Osmanlı
Hükümetince Anadolu karışıklığının* ortadan kaldırılması koşuluna bağlı
bulunduğuna göre, imza edildiği durumda bile, başkentin varlığını sağlamış
olamayacağını söyledim, Kendisi, Osmanlı Devletinin iyi yönetilmesiyle
varoluşunun sürdürülmesine çalışmak gerektiğine ilişkin iyi dilekli sözlerle
karşılık verdi. Ferman."
* Atatürk'ün önderliğini yaptığı Ulusal Kurtuluş
Savacı kastedilmektedir. (Çev.)
Sadrazam'ın söylevi
Yukarıda yazılı resmi kâğıtların okunmasından
sonra, Sadrazam [Zat-ı sami-i sadaretpenahi] aşağıdaki konuşmayı
yapmışlardır:
"1700 yıl önce Roma İmparatorluğu'nun
dağılışından beri tarih ikinci bir önemli olay karşısında bulunuyor: Önceleri
güçlü, görkemi ve ünü dünyayı sarmış olan koskoca Osmanlı Devleti, on yıllık
korkunç yanlışlarla bugünkü acıklı duruma düşmüştür.
Yenenler takımının, Osmanlı Devletine önerdiği
andlaşma, düşünceleri ürkütecek ölçüde ağır ve şiddetli. Bir yandan
düşkün ve acıklı bir varlık sağlıyor; öte yandan, red durumunda, kesin
yokolmayla tehdit eyliyor.
İstanbul'un bizde kalması ve Osmanlı Devletine bir
varlık tanınması, Padişahımız Efendimiz Hazretlerinin uğursuz savaşa son
veren tahta çıkışlarından beri, en güç zamanlarda gösterdikleri dayanıklılık
ve akıllıca davranış ve islamiyet ve uygarlık dünyasının Padişahımızda
duyduğu saygı ve güven sonucudur. Yoksa Osmanlı Devletinin de, varlığına son
verilen Avusturya imparatorluğu ile aynı durumda olması olasılığı vardı.
Bugün varolma ya da yokolma sorunu karşısında bulunuyoruz. Şimdiki durumun
kökeni ve nedenleriyle etkenleri, bütün ayrıntıları ve her yönüyle herkesçe
bilindiğinden ve barış sorunu yirmi aydan beri herkesçe incelenmiş ve
derinleştirilmiş olduğundan, burada bulunan saygı değer kişilerin kafasında
oluşan kararın sonucunu bildirmek yeterlidir. Eğer yokoluşu varoluşa üstün
tutan varsa, söz aldıktan sonra düşüncesini sözlü ya da yazılı olarak kısaca
bildirerek, tutanağı imza etmesini dilerim.
Söz istemeyenler, Devletin varoluşunu ve varlığını
sürdürmesini yokolmağa üstün tutanlardan sayılacaklardır.
Konuşanların görüşleri
Bunun üzerine, Senato üyelerinden [Âyan' dan]
Mustafa Sabri Efendi söz alarak, şimdiki durumun nazikliği ve tehlikeli oluşu
derecesinin okunan resmi kâğıtlardan ye yapılmış olan yüce konuşmadan tümüyle
anlaşılmış olduğundan, başkaca düşünce öne sürmeğe gerek görmediğini ve
Hükümetin durumundaki çaresizliği anlayışla değerlendirerek, ona göre
gereken girişimleri yapmağa çalışmakta bulunduğunu söylemiş ve • sonra
söz alan Senato üyelerinden Hadi Paşa [Hazretleri]* aşağıdaki gibi konuşmuştur:
"Osmanlı Saltanatının, koskoca İslam ulusunun
[millet-i muazzama-i islâmiye] bugün karşılaşmış bulunduğu bu çok büyük
ağlatıya [haile-i kübraya] karsı duygulara kapılmamak ve tam bir ağır
başlılık ve durgunlukla durumu usa vurmak gerekir. Böyle olunca, şairlik
düşleri ya da özellikle kaba sözler ileri sürmeğe kesinlikle izin verilemez.
Çünkü, bugün çevrili bulunduğumuz tehlike pek büyüktür. Bunların Devletin
manevi varlığına etkisi ikinci derecede kalır. Okunan resmi kâğıtların
içeriğinden ve Sadrazam Paşa [Hazretlerinin] söylediklerinden anlaşıldığı
üzere, sorunun kendisi.pek belli ve apaçıktır; başka bir deyişle, varolma ya
da yokolma sorunudur. Yokolma, ortadan kalkmadır. Bir saltanata ilişkin
olarak, ortadan kalkıştan daha çirkin bir şey düşünülemez. Bu yüzden, üzüntü
duygularına ve kişisel kızgınlıklara kapılarak, şiddetli koşullar ve sert
hükümler altında varlığım sürdürmekten ise, ölmek yeğdir demek doğ ru bir
kuram değildir. Ortadan kalkmak [inkıraz] demek, intihar demektir. Bir
kişinin kendine kıyması Tanrı gözünde en büyük günahlar' dan sayıldığı halde,
1300 yıllık bir islâm Halifeliği ve 600 yıllık bir büyük Osmanlı Devletinin
kendi yaşamına son vermesinin ne ölçüde ağır bir durum olacağı her türlü
açıklama dışı kalmaktadır. Durum ne kadar acıklı olsa, üzgünlüğe yenik
düşmeyelim. Göz önüne getirilsin ki, bir ağacın dalları budanmakla onun
kökünü çıkarıp atmak mı gerekir? Kökü yerde oldukça o ağaç elbette taze yaşam
bulur. Bunun gibi, [Cennetmekân] Sultan Osman Gazi'nin kökünü diktiği Osmanlı
Saltanatının o güzel kokulu ağacı bugün tümüyle budanmış olmakla birlikte,
umut kesmek, karamsar olmak gerekmez. Buna iyi bakacak olursak, bu ağacın
kökünü çıkarmazsak, ortadan kalkmasına engel olursak, zamanın geçmesiyle
gelişir, yaşar ve o vakit "güzelkokulu ağaç.. ." v.b. . ortaya
çıkar. Tanrı' dan [Cenab-ı Hak'dan] umutsuzluğa kapılmamamızı dilemekle
birlikte, bu Saltanata uzun ömürler vermesini ve kıyamet gününe kadar
varolmasını yakarış ile sözlerime son veririm."
* Sevres andlaşmasını imzalayanlardan; eski
Genelkurmay Başkanlarından (Çev.)
Bundan sonra, Mareşal [Müşir] Kâzım ve Osman ve
Senato üyelerinden [Âyan' dan] Rauf Paşalar [Hazretleri], Andlaşmanın
kabulünü zorunlu gördüklerini söylemişler ve Senato üyelerinden [Âyan' dan]
Abdurrahman Şeref'in [Beyefendi], Andlaşma Anadolu'da uygulanmazsa, andlaşma
metninde yazılı birtakım hükümlere karşı alınacak davranış biçiminin ne
olacağını sorması üzerine, Anadolu'daki hareketlerin bastırılması için
elbirliğiyle çalışmak gerekeceği* ve buna girişilmezse, şimdi okunan telgraftan
anlaşıldığı üzere, Yunan askerinin Anadolu'ya gireceği ve buna meydan
vermenin ulusal saygınlığımızı tümüyle sarsacağını söyleyerek, başarı elde
edilmesinin Tanrı' dan [Cenab-ı Hak'dan] dilendiği Sadrazam Paşa'ca [taraf-ı
sami-i sadaretpenahiden] söylenmiştir. Bundan sonra söz alan Senato
üyelerinden [Âyan' dan] Mustafa Âsim Efendi [Hazretleri], Anadolu sorununun
andlaşma metninde Hükümete sunulmuş olması, bir Türk Hükümetinin varlığım
kabul etmek ve ona güven göstermek olup, Hükümetin engelleri yenmekte
kararlı oluşu ve düşündüğü gibi bu yolda ciddi girişimlerde bulunursa
kaygıya yer kalmayacağını söylemiş ve son olarak, andlaşmaya imza konulmasını
kabul edenlerin ayağa kalkmaları Padişahça [Hazretlerince] [taraf-ı
eşref-i haz-ret-i padişahiden] emir ve ferman buyrulmasıyla, Meclis tümüyle
ayağa kalkıp, yalnız Topçu Tümgenerali [Feriki] Rıza paşa çekimser olduğunu
söylemiş ve Meclis sona ermiştir.
Meclis'e katılanlar
Bakanlardan başka Senato üyeleri, yüksek dereceli
askerler ve bilim çevresinin önde gelenlerinden Yüksek Meclis'de hazır
bulunanlar aşağıda gösterilmiştir:
Senato [Heyet-i Ayan] başkanı Tevfik Paşa Hazretleri,
eski Sadrazamlardan [sadr-ı esbak] izzet Paşa Hazretleri, eski Sadrazamlardan
AH Rıza Paşa Hazretleri, eski Sadrazamlardan Salih Paşa Hazretleri, Mustafa
Sabri Efendi Hazretleri, Mareşal [müşir] Fuad Paşa Hazretleri, Mareşal
[Müşir] Osman Paşa Hazretleri, Müşir Ömer Rüşdi Paşa Hazretleri, Birinci
Ferik Süleyman Paşa Hazretleri, Abdurrahman Şeref Beyefendi Hazretleri, Refet
Beyefendi Hazretleri, Topçu Feriki Rıza Paşa Hazretleri, Aristidi Paşa
Hazretleri, Seyid Abdülkadir Efendi Hazretleri, Tevfik Beyefendi Hazretleri,
Hadi Paşa Hazretleri, Rıza Tevfik Beyefendi Hazretleri, Mustafa Efendi Hazretleri,
Âdil Beyefendi Hazretleri, Vasfi Efendi Hazretleri, Eski Maliye Bakanı Hamdi
Efendi Hazretleri, Mustafa Asım Efendi Hazretleri, Mavroyani Beyefendi Hazretleri,
İzzed Fuad Paşa Hazretleri, Abdülhak Hâmid Beyefendi Hazretleri, Azaryan
Efendi
* Sadrazamın ağzından üzerinde önemle durulması
gereken bir tümce. (Çev.)
Hazretleri, Bohor Efendi Hazretleri, Aram Efendi
Hazretleri, Dilber Efendi Hazretleri, Zeynel Âbidin Efendi Hazretleri, Müşir
Zeki Paşa Hazretleri, Müşir Kâzım Paşa Hazretleri, Müşir Nuri Paşa
Hazretleri, Kadıasker Mahmut Nuri Efendi Hazretleri, Fetva Emini Ali Rıza
Efendi Hazretleri, Meclis-i Tedkikat-ı Şer'iye Reisi Mehmed Tevfik Efendi Hazretleri,
Genel Kurmay Başkanı [Erkân-ı Harbiye Reisi] Ferik Hamdi Paşa Hazretleri,
Savaş Sorumluları Savaş Divanı üyesi [Harb Mes'ulleri Divan-ı Harbi
Âzasından] Mustafa Nuri Paşa Hazretleri, Birinci Ferik Zeki Paşa Hazretleri,
Emekli general [Ferik-i Mütekaid] Muhsin Paşa Hazretleri, Eski Genel Kurmay
ve Askeri Yargıtay Başkanı [Erkân-ı Harbiye ve Divan-ı Temyiz-i Askeri Reis-i
Sabıkı] Ferik Fuad Paşa Hazretleri, Topçu Ferikliğinden Mütekaid Fuad Paşa
Hazretleri, Topçu Dairesi Riyasetinden Mütekaid Ali Refik Paşa Hazretleri,
Topkapı Saray-ı Hümayunu Muhafızı Mütekaid Ferik Rıza Paşa Hazretleri,
Mütekaid Ferik Şakir
Paşa Hazretleri, Mütekaid Ferik Galib Paşa
Hazretleri.
Meclis bir buçuk saat sürmüştür.
BARIŞ ANDLAŞMASININ İMZALANMASI
[Barış Andlaşması, Osmanlı temsilci heyeti
üyeleriyle Müttefik Devletler temsilcileri arasında, 10 Ağustos 1920 günü
Sevres'de imzalanmıştır. Andlaşmanın imzalandığı haberini İstanbul
gazeteleri, bu arada Peyam-ı Sabah (12 Ağustos 1920, No.11040, s.1) ve
Vakit (12 Ağustos 1920, No.962, s.1) vermişlerdir. Vakit gazetesi,
ayrıca kara çerçeve içinde "Bugün Milli Matem Günüdür" başlığı ile
bugünkü dilimizde özleştirirsek şöyle demektedir: "Barış Andlaşmasının
imzası haber alındığı günün ulusal yas günü sayılması önceden kararlaştırılmıştı.
Bu karar uyarınca, bugün, ulusal yas günü sayılacak ve bütün İslâm ve Türk
kurumlan kapalı bulunacaktır. Saat birde her türlü taşıt araçları yas simgesi
olarak beş dakika duracaklardır."
Andlaşmanın imzalanış haberini, sözünü ettiğimiz
iki gazete dillerini özleştirirsek şöyle vermişlerdir:] Peyam-ı Sabah (12
Ağustos 1336/1920, No.11040, s.1):
Andlaşmamız imzalandı
Sevr, 11 (Amerika Ajansı) Türkiye Barış Andlaşması
dün [10 Ağustos 1920] öğleden sonra saat dördü sekiz dakika geçe burada
imzalandı. Türkiye adına en önce Hadi Paşa andlaşma altına imza koydu. İmza
törenine Fransız Başbakanı Mösyö Miller and başkanlık ediyordu. Türk
temsilcilerinin imza töreni bittikten sonra, Müttefikler temsilcileri
andlaşmayı imzaladılar. Bunlar arasında italya, Yunanistan temsilcileri de
bulunuyordu. Sırbistan ile Hicaz Hükümetleri imzalamadılar. Zaten törende
temsilcileri de hazır bulunmamışlardı.
Dün sabah Paris'de bulunan temsilci heyetimizden
Bâb-ı Âli'ye gelen şifreli uzun bir telgraf ile Barış Andlaşmasının Sah günü
saat dörtte imza edildiği bildirilmiştir. Sözü geçen telgraf hemen
çözülerek, toplanmış olan Bakanlar Kurulunda görüşülmüş ve Sadrazam Paşa
[Hazretlerine] bilgi verildikten sonra, başkaldırmış kuvvetlerden* [Kuva-i
bâgiye'den] kurtarılan illere genelge ile bildirilmesi kararlaştırılmıştır.
Vakit (12
Ağustos 1336/1920, No.962, s.1):
BARIŞ ANDLAŞMASI ÖNCEKi GÜN İMZA EDiLDi
[Amerikan Ajansı'nın yukarıdaki haberi
verilmektedir]
Paris, 10 (Amer. A.) Türkiye Barış Andlaşması bugün
öğleden sonra Mösyö Millerand' ın başkanlığında, Sevres Ulusal Porselen
Fabrikası salonunda imza edilmiştir. Almanya, Avusturya ve Bulgaristan zaten
Barış andlaşmasını imza etmiş olduklarından, Müttefik Devletlerin son
düşmanı ile de sonunda böylece barış durumu resmen ilân edilmiştir.
* Kuvayi Milliye'den (Çcv.)