ASKERÎ HÂKİMLER KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN

              

OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN ÇÖKÜŞ BELGELERİ

(MONDROS BIRAKIŞMASI İLGİLİ BELGELER)

 

 

AÇIKLAMA

Kurtuluş Savaşımız’ ın sonucu olarak, yeni Türkiye'nin bağımsız ve ulusal, çağ­daş bir devlet kişiliğiyle uluslararası alanda kendisini kabul ettirmesinin ana belgesi olan Lausanne (Lozan) Andlaşmasını1 bu Andlaşmayı ve egemenliğimizi güçlendirecek biçimde tamamlayan Montreux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesini2 gereği gibi değerlen­dirmek için, Birinci Dünya Savaşı sonunda, yenik düşmüş Osmanlı İmparatorluğu'na yükletilmek istenen Sevres (Sevr) andlaşmasını iyice bilmek gerekir. Oysa, Sevres Adnlaşmasının, Fransızca, İngilizce ve İtalyanca asıl metinleri3 yanında, bugünkü ve yarınki kuşakların anlayabileceği dilde bugünkü yazımızla bir Türkçe metni yoktur. Sevres Andlaşmasının, 1920'de yapılmış ve eski harflerle basılmış bir Türkçe metnini, ilk kez Prof. D .Nihat Erim, bugünkü yazımızla yeniden bastırmıştır4. Prof. Erim, Andlaşmanın bu Türkçe metnini sunarken, dipnotta şunları belirtmektedir:

Sevr Andlaşması metni "Sevr  Devlet-i Aliye ile Sulh Muahedesi 10 Ağustos 1920" başlığı altında Konya'da Öğüt Matbaası'nda 1336-1920'de basılan nüshadan nakledilmiştir (Türkiye Büyük Millet Meclisi Kütüpha­nesi; Es.No.1339-153; Remiz S.M.130). Ancak, bu vesika tasdik edilip Takvim-i Vekayi veya Düstur'da yayınlanmadığı için eldeki türkçe basılı me­tin asıl olan Fransızca metinle karşılaştırılmıştır. Büyük Millet Meclisi kitaplığındaki nüsha: Traite de Paix entre les Puissances Alliees et Associees et la Turquie signe le 10 août 1920 â Sevres (Texte Français, Anglais et Ita-lien) başlığını taşımakta ve Esas No. 1932-1308, Remiz S.M. 543'de kayıtlı bulunmaktadır.

Sevres Andlaşmasının 1920 Türkçe çevirileri bugünkü ve yarınki kuşakların an­layamayacağı ölçüde ağır, ağdalı bir Osmanlıca ile yapılmıştır. Öte yandan bu çeviri­lerde, Fransızca ve İtalyanca asıl metinlerle karşılaştırıldığı zaman, eksikler ya da de­ğişiklikler de görülmektedir. Bu yüzden, Anlaşmanın, yabancı dillerdeki aslından eski Türkçe çevirilerle de karşılaştırarak yeni bir çevirisini yapmağı yararlı ve zo­runlu gördük.

Sevres Andlaşmasının Türkçe bu yeni metnini hazırlarken aşağıdaki kaynaklardan yararlandık:

1. Traite dePaix entre Ies Puissances Alliees et Associees et la Turquie, signe le 10 août 1920 â Sevres (Textc Français, Anglais et Italien). Türkiye Büyük Millet Meclisi Kütüp­hanesi, Es.No.: 1932-1308, Remiz:: S.M. 542. Andlaşnıanın Fransızca, İngilizce ve İtalyanca metinlerini göz önünde tuttuk.

Lozan Barış Konferansı. Tutanaklar- Belgeler. (Sunuş İsmet İnönü); Çeviren: Seha L.Meray, Ankara Üni­versitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi yayım, Ankara, Ankara Üniversitesi Basımevi, II Takım, 6 Cilt, 8 kitap, 1969-1973.

2  Montreux Boğazlar Konferansı. Tutanaklar-Belgeler.

(Sunuş: Fahri S.Korutürk); Çevirenler Osman Olcay, Seha L.Meray Ankara Üniversitesi Siyasal  Bilgiler Fakültesi yayım, Ankara Üniversitesi Basımevi,  1976.

3   Traite de Paix entre les Puissances Alliies et Assoâees et la Turqıie, signe le 10 Août 1920 â Sevres (Textes Fran­çais, Anglais et Italien). Türkiye Büyük Millet Meclisi Kütüphanesi, Es. No. 1932-1308, Remiz: S. M. 542.

4  Nihat, Erim, Devletlerarası Hukuku ve Siyasi Tarih Metinleri.  Cilt 1:  Osmanlı imparatorluğu  Andlaşmaları, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi yayınları, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1953, ss. 525-691.

2. Devlet-ı Aliye ile Sulh Şeraiti, İstanbul, Matbaa-i Âmire, 1336-1920.  Milli Kü­tüphane, Ankara, No.: 1946 B 64.

3. Devlet-i Aliye ile Sulh Muahedesi, öğüt Matbaası, Konya,  1336-1920. Milli Kütüphane, Ankara. No. 1957 A 159. Bu metin Matbaa-i Âmire baskısının aynıdır.

4.   "Sevr Andlaşması (10 Ağustos 1920)". Nihat Erim, Devletlerarası Hukuku ve Siyasi Tarih Metinleri. Cilt I: Osmanlı İmparatorluğu Andlaşmaları Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi yayınları, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1953, ss.525-691. Prof.Erim, yeniden bastığı bu metni Konya Öğüt Matbaası baskısından aldığını açık­lamaktadır. Bu baskı da Matbaa-i Âmire baskısı ile aynı olduğuna göre, bu üç Türk­çe metni tek ve aynı metin saymak yerinde olacaktır.

5.  Peyam-ı Sabah gazetesinde yayınlanan Türkçe metin5.Bu metin Türkçe ilk üç metinden ayrıdır. Yabancı dillerdeki asıllarına, birçok yerlerde daha uygun düşmekte­dir.

6.  Vakit gazetesinde yayınlanan Türkçe metin6. Bu metin Peyam-ı Sabah gazete­sinde yayınlanan, metnin aynıdır._____

Böylece elimizde, Sevres Andlaşmasının, 1920'nin ağdalı Türkçesiyle, iki ayrı met­ni bulunmaktadır.

7.  Yaptığımız bu çeviri için şu kaynaktan da yararlandık: Muahede-i Sulhiye'nin Mevad-ı Umumiyesini ve Hangi Devaire Aid Olduğunu Gösterir Hülasa Cedveli. Erkân-ı Harbiye-i Umumiye ikinci Şubesi tarafından tertip ve tanzim edilmiştir, İstanbul, 1336, Matbaa-i Askeriye. Milli Kütüphane, Ankara, No. 1969 A 811.

8.  Müttefiklerin7 Osmanlı Hükümetine verdikleri Barış Andlaşması tasarısına karşı Osmanlı Hükümetinin yazılı olarak sunduğu görüşler, hem Peyam-ı Sabah8, hem de Vakit9 gazetelerinde yayınlanmıştır. Bu metnin yabancı dilde (Fransızca ya da İngilizce) aslını bulamadık.Bu

9.  Müttefik Devletler, Osmanlı Hükümetinin Andlaşma tasarısına ilişkin görüş­lerini yanıtlayarak, küçük değişiklikler dışında, ilk tasarı üzerinde direnmişlerdir. Müttefiklerin bu yanıtı da Peyam-ı Sabah10 ve Vakit11 gazetelerinde yayınlanmıştır. Bu metnin de Fransızca ya da İngilizce aslını bulamadık.   Müttefikler, bu kesin yanıtlarının so­nunda, ayrıntılara ilişkin olarak, kabul edebilecekleri küçük değişiklikleri belirtmekte­dirler. Bu değişiklikler, Andlaşma tasarısının ilk Türkçe çevirilerinde yoktur; ancak, imzalanan, yabancı dillerdeki son metinde bu değişiklikler de yer almıştır. Biz, çeviriyi yaparken bu değişikliklere dipnotlarda işaret ettik.

5 Pevam-ı Sabah, 31 Mayıs 1920, No.10973, s.2; l Haziran 1920, No.10974, s.1; 2 Haziran 1920, No. 10975, s.1; 3 Haziran 1920, No. 10976, s.2; 4 Haziran 1920, No.10977, s.1; 5 Haziran 1920, No.10978, s.1; 6 Haziran 1920, No.10979, s.2; 7 Haziran 1920, No.l0980 s.2..

6  Vakit, l Haziran 1920, No.905, s.1; 2 Haziran 1920, No.906, s.1; 3 Haziran 1920, No.907, s.2; 4 Haziran 1920, No.908, s.3; 5 Haziran 1920, No.909, s.3; 6 Haziran 1920, No.910, s.3; 7 Haziran 1920, No.911, s.3; 8 Haziran 1920, No.912, s.3.

7  Çeşitli metin çevirilerinde "Müttefikler" adı Birinci Dünya Savaşındaki düşmanlarımızı oluşturan o za­manki deyimi ile "İtilâf Devletleri"ne verilmiştir ("Allies", "Allied Powers" v.b.). O dönem sayisal yazınında "Entente" ülkeleri olarak bilmen devletlere de tarihte "İttifak Devletleri", "Müttefikler" denilmekte idi. "Sevres" çevirisinde bu güçlükle karşılaşıldı. Çevirimizde anlamı bozacak bir karşıklığa meydan verilmediğini sanı­yoruz (çevirenler)

Peyam-ı Sabah, 16 Temmuz 1920, No.11014, s.2; 17 Temmuz 1920, No.11015, s.1; 18 Temmuz 1920, No.11016, s.2; 19 Temmuz 1920, No.l 1017, s.2; 20 Temmuz 1920, No.11018, s.2; 23 Temmuz 1920, No.11020, s.2.

Vakit, 16 Temmuz 1920, No.937, s.1;'17 Temmuz 1920, No.938, s.1; 18 Temmuz 1920, No.939, s.1; 19 Temmuz 1920, No.940, s.1; 20 Temmuz 1920, No.941, s.1; 21 Temmuz 1920, No.942, s.1.

10  Peyam-ı Sabah, 21 Temmuz 1920, No. 11019, s. 1-2.

11   Vakit, 21 Temmuz 1920, No.943, s.1.

10. Müttefiklerin bu kesin yanıtı üzerine, Padişahın Başkanlığında Saray'da bir Meclis-i Ali toplanmış ve bu toplantı sonunda bir Tebliğ-i resmi yayınlanmıştır12. Bu duyuruda, Barış Andlaşmasının Osmanlı Hükümetince imzalanmasına karar verildiği ve bu kararın gerekçesi açıklanmaktadır.

Müttefik Devletlerle Osmanlı Hükümeti temsilcileri arasında Barış Andlaşması, Paris dolaylarında, Sevres'de, Endüstri Salonunda, 10 Ağustos 1920 günü saat 16.08'de imza edilmiştir13.

Sevres Andlaşması onaylanmadığı, üstelik Kurtuluş Savaşımızla böylesine niyet­lere son verildiği için, hiç bir zaman yürürlüğe girmemiştir. Şu var ki, bugünkü, ya­rınki kuşakların iyice bilmeleri gereken bir "ibret belgesi" olarak kalmaktadır.

Bu açıklamanın başında, Andlaşmanın yenik Osmanlı Devletine yükletilmek is­tenen bir siyasal belge olduğunu belirtmiştik. Oysa, Andlaşma metni ayrıntılı olarak incelendiğince, özellikle karşılıklı çeşitli öneriler ve bunların sunuluş belgeleri göz önün­de tutulduğunca, ortaya bir yenilgi belgesinin ötesinde, Avrupa Emperyalizminin, yal­nız kendisinin avlanma alanı saydığı Avrupa Kıt'asından atmağa kararlı olduğu Tür­kiye'ye karşı girişilmiş bir yok etme savaşının son aşaması çıkmaktadır. Birinci Dünya Savaşına son veren belgelerden ne Versailles, ne Saint-Germain, ne de Neuilly Andlaşmalarında bu derece insafsız, katı, acımasız hükümlere rastlanır.

 

Türkiye Cumhuriyeti adını taşıyan onurlu Devletin kuruluşu ile ilgili en önemli iki temel andlaşma olan Lausanne andlaşması ile onu tamamlayan Montreux Boğaz­lar Sözleşmesine ilişkin belgelerin Türk kamu oyuna açıklanmasından sonra, tarih yönünden, yukarıda değinilen gerçek "ibret" ve uyarı gereksinmesini Mondros Bıra­kışması (Mütarekesi) ve Sevres Andlaşması metinlerinin karşılayacağı sonucuna var­mak için, bu metinlerin, özellikle o dönemin İstanbul basınının incelenmesi yeter. Yıkılma eşiğine gelmiş bir ülkenin, içte sağlam bir direnç ve kendine güvenme duy­gusundan da yoksun olunca, dış yenilginin uluslararası alanda ne çabuk ve ne kolay bir idam hükmüne dönüşebileceğinin ulusça bilinmesinin önemine inandığımız için bu ölüdoğmuş belgeyi bugünkü ve yarınki kuşaklara tanıtmayı, kaçınılmaz bir görev saydık.

 

Ultimatum niteliğinde, Osmanlı Hükümetine, tartışılmasına izin verilmez bir biçimde sunulan belgeye, çöküntü dönemi yönetiminin tepkileri de — ne acıdır — onur­lu bir başkaldırma biçiminde değil, eziklik duygularının gölgelediği bir katlanış bir, yakarış biçiminde olmuştur.                                                    

 

Atatürk şöyle demiştir: "İnsaf ve acıma dilenmekle ulus işleri, devlet işleri görülemez. Ulusun ve devletin şeref ve bağımsızlığı sağlanamaz. İnsaf ve acıma dilenmek gibi bir ilke yoktur. Türk ulusu, Türkiye'nin gelecekteki çocukları bunu bir an bile unutmamalıdırlar."

 

Osmanlı diplomasisinin ezikliğinden, Türkiye Cumhuriyeti diplomasisinin onur­lu, kişilikli davranışına geçilmek için, Atatürk'ten esinlenen ve güç alan İnönü'nün Lozan'ım beklemek gerekecektir!

Çevirenler.

Ankara,

10 Ağustos 1977

12  Peyam-ı Sabah, 21 Temmuz 1920, No.l 1021, s.1; 'Vakit, 24 Temmuz 1920, No.945, s.1.

13  Peyam-ı Sabah, 12 Ağustos 1920, No.11040, s.1; Vakit, 12 Ağustos 1920, No.962, s.1. Vakit, Andlaşmanın imzalanması haberini kara çerçeve içinde vermektedir.

 

MONDROS BIRAKIŞMASI SÖZLEŞMESİ1

(30 Ekim 1918)

Britanya Hükümetinin, Müttefikleri ile anlaşmış olarak, yetkili kıldığı, Akdeniz2 Böl­gesi3 İngiliz Başkomutanı Sayın Oramiral Sir Somerset Arthur GOUGH CALTHORPE

İle

Türk  Hükümetinin  yetkili  kıldığı4  : Türk Donanma Bakanı Ekselans RAUF Bey5, Türk Dışişleri Müsteşarı Ekselans REŞAT HİKMET BEY6, Türk Genelkurmayından Yarbay SADULLAH Bey, arasında kararlaştırılan ve bağıtlanan Bırakışma [Mütareke] Koşulları:

Bir7. Çanakkale ve Karadeniz Boğazları'nın8 açılması ve Karadeniz'e geçiş sağ­lanması. Çanakkale ve Karadeniz Boğazları kalelerinin9 Müttefiklerce10 işgal edilmesi.

İki. Türk sularında11 bütün mayın tarlalarının, torpido kovanlarının ve başkaca engellerin yerlerinin gösterilmesi ve bunların taranması ya da kaldırılması için istene­bilecek yardımın yapılması.

1  Bırakışmanın İngilizce ve Fransızca metinleri için: Guerre Europeenne. Docurnents 1918. Conventions d'Armis-tice Passees avec la Turtuie, la Bulgaric, I' Autriche-Hongrieet l'Allemaşne par les Puissances Alliees et Associes. Ministere des Affaires Etrangeres, Paris, Imprimerie Nationale. MDGCCCXIX (İngilizce metin, ss. 7-9: Fransızca çevirisi, ss. 9-12). Osmanlıca çeviri metni için: Âli Türkgeldi, Mondros ve Mudanya Mütarekelerinin Tarihi, Ankara 1948, s.69; Nihat Erim, Devletlerarası Hukuku re Siyasi Tarih Metinleri. Cilt I • Osmanlı imparatorluğu Anıtlaşmaları, Ankara, 1953, ss.519-524. (Çevirenler)

2  İngilizce metinde "Mediterranean"; Fransızca çevirisinde bu sözcüğe yer verilmemiş; Osmanlıca çevirisinde nedendir, bilinmez "Bahr-i Siyah". (Çevirenler) •

3  İngilizce metinde Commander-in chief of the Mediterranean Station", Fransızca çevirisinde "Commandant en chef britannique", Osmanlıca çevirisinde "İngiltere Hükümeti Bahr-i Siyah Donanması Başkumandanı". (Çevirenler)

4  İngilizce metinde acting under authority from the Tıırkish Government";   Fransızca çevirisinde "dûment autorises par le Gouvernement Ottoman"; Osmanlıca çevirisinde "Hükûmet-i Seniye Canibinden haiz-i salâ­hiyet". (Çevirenler).

5  İngilizce metinde "His Excellency Raouf Bey"; Fransızca çevirisinde."Son Excellence Raouf Bey"; Os­manlıca çevirisinde "Devletlû Rauf Beyefendi". (Çevirenler)

6  İngilizce metinde "His Excellency Rechad Hikmet Bey"; Fransızca çevirisinde "Son Excellence Rechad Hikmet Bey"; Osmanlıca çevirisinde "Utufetlû Reşad Hikmet Beyefendi". (Çevirenler)

7  İngilizce metinde "One, Two, Three..."; Fransızca çevirisinde "1., 2., 3.  ..."; Osmanlıca çevirisinde "Madde l, Madde 2, Madde 3 ...." (Çevirenler)

8  İngilizce metinde "Dardanelles  and Bosphorus"; Fransızca çevirisinde "des Dardanelles et du Bosphore"; Osmanlıca çevirisinde "Çanakkale ve Bahr-i Siyah Boğazlarının". (Çevirenler)

9  İngilizce metinde "Dardanelles and Bosphorus forts"; Fransızca çevirisinde "des forts des Dardanelles et du Bosphore"; Osmanlıca çevirisinde Boğazlar' ı aşacak biçimde "Çanakkale ve Bahr-i Siyah istihkâmatı". (Çevi­renler)

10 İngilizce metinde "Allied occupation"; Fransızca çevirisinde "Occupation par les Allies"; Osmanlıca çe­virisinde "müttefikler tarafından işgali". (Çevirenler)

11  İngilizce metinde "Turkish waters"; Fransızca çevirisinde "les eaux turques"; Osmanlıca çevirisinde "Osmanlı sularındaki".  (Çevirenler)

Üç. Karadeniz'deki12 mayınlara ilişkin eldeki bütün bilgilerin verilmesi.

Dört. Müttefik savaş tutsakları13 ile gözaltındaki ya da tutsak Ermenilerin tümü­nün İstanbul'da toplanarak hiçbir koşula bağlı olmaksızın Müttefiklere14 teslim edil­mesi.

Beş. Sınırların denetlenmesi ve iç düzenin korunması için gerekli olan birlikler dışında Türk ordusunun15 derhal terhis edilmesi. (Birliklerin insan gücü ve konuşu daha sonra Türk Hükümeti16 ile danışılarak saptanacaktır).

Altı. Türk karasularında17 ya da Türkiye'nin işgalindeki18 sularda bulunan bü­tün savaş gemilerinin teslim edilmesi; Türk karasularında19 kolluk ya da benzeri amaç­lar için gerekli görülebilecek birtakım küçük gemiler dışında, bu gemilerin belirtilecek Türk20 limanında ya da limanlarında gözaltına alınması.

Yedi.Müttefiklerin, kendi güvenliklerini tehdit edecek herhangi bir durum or­taya çıkarsa, herhangi bir stratejik noktayı işgal etme hakkı bulunması.

Sekiz. Şu sırada Türk işgali altında21 olan bütün limanların ve demirleme yerleri­nin Müttefik gemilerince22 özgürce kullanılması ve düşman tarafından kullanılması­nın önlenmesi. Aynı koşullar ticaret ve ordunun terhisi amaçlan için Türk sularında bulunan Türk ticaret gemilerine23 de uygulanacaktır.

Dokuz. Bütün Türk limanlarında ve tersanelerinde24 her türlü gemi onarımı ko­laylıklarından yararlanılması.

On. Toros tünel sisteminin Müttefiklerce işgali25.

Onbir. Türk Birliklerinin26 Kuzey-batı İran'dan savaş öncesi sınırların gerisine derhal çekilmeleri daha önce buyrulmuş bulunmaktadır; bu buyruk yerine getirilecektir.

12  İngilizce metinde "Black Sea"; Fransızca metinde "la Mer Noire"; Osmanlıca çevirisinde, "Bahr-i Si­yah" yerine "Karadeniz". (Çevirenler)

13  İngilizce metinde "Aliied prisoners"; Fransızca çevirisinde "les prisonniers de guerre allies"; Osmanlıca çevirisinde "İtilâf hükûmatına mensup üsera-yı harbiye".  (Çevirenler)

14  İngilizce metinde "to the Allies"; Fransızca çevirisinde "aux Allies"; Osmanlıca çevirisinde "İtilâf hükü­metlerine". (Çevirenler)

15  İngilizce metinde "Turkish Army"; Fransızca çevirisinde "l'Armee turque"; Osmanlıca çevirisinde bu sözcük alınmamıştır.  (Çevirenler)

16  İngilizce metinde "Turkish Government"; Fransızca çevirisinde "le Gouvernement türe"; Osmanlıca çevirisinde "Devlet-i Aliye". (Çevirenler)

17  İngilizce metinde "Turkish Waters"; Fransızca çevirisinde "les eaux turques"; Osmanlıca çevirisinde "Osmanlı sularında". (Çevirenler)

18  İngilizce metinde "occupied by Turkey"; Fransızca çevirisinde "occupees par les tures"; Osmanlıca çe­virisinde "Devlet-i Aliye tarafından işgal edilen". (Çevirenler)

19  İngilizce metinde "Turkish territorial waters"; Fransızca çevirisinde "les eaux territoriales turques"; Osmanlıca çevirisinde "Osmanlı kara sularında".   (Çevirenler)

20  İngilizce metinde "Turkish"; Fransızca çevirisinde "turcs"; Osmanlıca çevirisinde "Osmanlı". (Çevi­renler)

21   İngilizce metinde "in Turkish occupation"; Fransızca çevirisinde "occupes par les turcs"; Osmanlıca çe­virisinde "Osmanlı işgali altında". (Çevirenler)

22  İngilizce metinde "Aliied ships"; Fransızca çevirisinde "les navires allies"; Osmanlıca çevirisinde "İtilâf sefaini".  (Çevirenler)

23  İngilizce metinde "Turkish mercantile shipping"; Fransızca çevirisinde "navires marchands turcs"; Os­manlıca çevirisinde "Süfün-ü Osmaniye". (Çevirenler)

24  İngilizce metinde "Turkish ports and arsenals"; Fransızca çevirisinde "ports et arsenaux turcs"; Osman­lıca çevirisinde "Osmanlı tersane ve limanlarında". (Çevirenler)

25  İngilizce metinde "Aliied occupation"; Fransızca çevirisinde "Occupation par les Allies"; Osmanlıca çevirisinde  "müttefikler tarafından işgali".  (Çevirenler)

26  İngilizce metinde "Turkish Troops"; Fransızca çevirisinde "troupes turques"; Osmanlıca çevirisinde "kuva-yı Osmaniye". (Çevirenler)

Kafkasya Ötesi'nin27 bir bölümünün Türk28 Birliklerinden boşaltılması daha önce buyrulmuş bulunmaktadır; bu bölgenin geri kalan bölümünün boşaltılması, oradaki durum Müttefiklerce29 incelendikten sonra gerek görülürse yapılacaktır.

Oniki. Türk Hükümetinin haberleşmeleri30 dışında, bütün telsiz telgraf ve kablo istasyonlarının Müttefiklerce31 denetim altına alınması.

Onüç. Denizciliğe, askerliğe ve ticarete ilişkin her türlü gereçlerin yokedilmesinin yasaklanması.

Ondört. Ülkenin   gereksinmeleri   karşılandıktan   sonra,   Türk   kaynaklarından kömür, akar yakıt ve deniz gereçleri satın alma kolaylıkları verilmesi. Yukarıda sayılan nesnelerden hiçbiri dışa satılmayacaktır.

Onbeş. Kafkasya Ötesi32 demiryollarının şu sırada Türk33 denetimi altında bu­lunan bölümlerini de içermek üzere, halkın gereksinmeleri gereği gibi göz önünde tu­tulmak koşuluyla, tüm olarak Müttefik makamlarının34 diledikleri gibi kullanımları altına konulması gereken bütün demiryolları üzerinde Müttefik Denetleme Görevli­lerinin35 yerleştirilmesi.

Bu hüküm Batum'un Müttefiklerce36 işgalini "de kapsar. Türkiye, Baku'nun Müt­tefiklerce işgaline37 hiçbir karşı çıkışta bulunmayacaktır.

Onaltı. Hicaz'da, Asir'de, Yemen'de, Suriye'de ve Irak'da38 bütün garnizonların en yakın Müttefik39 Komutanına teslim olmaları ve, Beşinci maddede saptanacak olan düzenin korunması için gerekenler dışında, bütün Birliklerin Kilikya'dan40 çekilmeleri.

Onyedi. Trablus ve Bingazi'deki41 bütün Türk Subaylarının en yakın İtalyan

garnizonuna teslim olmaları. Türkiye42, teslim olma buyruğuna uymazlarsa, bu Su

27  İngilizce metinde  "Trans Caucasia"; Fransızca çevirisinde  "Transcaucasie"; Osmanlıca çevirisinde "Mavera-yı Kafkas". (Çevirenler)

28  İngilizce metinde "Turkish Troops"; Fransızca çevirisinde "troupes turques"; Osmanlıca çevirisinde

"Kuva-yı Osmaniye". (Çevirenler)

29  İngilizce metinde "Allies"; Fransızca çevirisinde "ies Aliies"; Osmanlıca çevirisinde "müttefikler". (Çe­virenler)

30  İngilizce metinde "Turkish Government"; Fransızca çevirisinde "Gouvernement ottoman"; Osmanlıca,

çevirisinde "Hükümet muhaberatı". (Çevirenler)                                           ,

31  İngilizce metinde "Allies"; Fransızca çevirisinde "Allies"; Osmanlıca çevirisinde   "İtilâf memurları".

(Çevirenler)

32  Bakınız not 27.

33  İngilizce metinde "Turkish control"; Fransızca çevirisinde "le controle türe"; Osmanlıca çevirisinde "hükûmet-i Osmaniye'nin taht-ı murakabesinde".  (Çevirenler)

34  İngilizce metinde "Aliied authorities"; Fransızca çevirisinde "des autorites alliees"; Osmanlıca çeviri­sinde "İtilâf memurlarının taht-ı idaresine". (Çevirenler)

35  İngilizce metinde "Allied Control Officers"; Fransızca çevirisinde "des agents de controle allies"; Os­manlıca çevirisinde  "İtilâf murakabe zabitleri"(Çevirenler)

35 İngilizce metinde "Allied occupation": Fransızca çevirisinde "occupation . .. par les Allies"; Osmanlıca çevirisinde müttefikler sözü geçmemektedir.  (Çevirenler)

37  Bakınız not 36.

38  İngilizce metinde "Mesopotamia"; Fransızca çevirisinde "Mesopotamie" Osmanlıca çevirisinde "Irak".

(Çevirenler)

39  İngilizce metinde "Allied Commander"; Fransızca çevirisinde ''Commandement allie"; Osmanlıca çe­virisinde "İtilâf kumandanına". (Çevirenler)

40  İngilizce metinde "Cilicia"; Fransızca çevirisinde "Cilicie"; Osmanlıca çevirisinde "Kilikya". (Çevirenler)

41  İngilizce metinde "Tripolitania and Cyrenaica"; Fransızca çevirisinde "Tripolitaine et Cyrenaique"; Osmanlıca çevirisinde "Trablus'da ve Bingazi'de''. (Çevirenler)

42  İngilizce metinde "Turkey"; Fransızca çevirisinde "La Turquie"; Osmanlıca çevirisinde "Hükûmet-i Osmaniye". (Çevirenler)                                                                             '

baylara ikmal gönderilmesinin ve kendileriyle haberleşmenin kesilmesini sağlamayı yükümlenir.

Onsekiz. Mısrata'yı43 da içermek üzere Trablus ve Bingazi'de işgal edilen bü­tün limanların en yakın Müttefik garnizonuna44 teslimi.

Ondokuz. Denizci, asker ve sivil bütün Almanların ve Avusturyalıların bir ay içinde Türk ülkelerinden45 çıkartılması; uzak bölgelerdekilerin de olabildiğince erken bir tarihte çıkartılması.

Yirmi. Beşinci madde gereğince terhis edilecek Türk ordusu46 bölümünün, taşıt­larını da içermek üzere7 araç ve gereçlerinin, silâhlarının ve cephanesinin kullanılış biçimi konusunda verilebilecek buyrukların yerine getirilmesi.

Yirmibir. Müttefiklerin çıkarlarını47 korumak için Türk Donatım Bakanlığına48 bir Müttefik temsilcisinin49 bağlanması. Bu temsilciye bu amacın gerektirdiği bütün bilgilerin verilmesi.

Yirmiiki. Türk tutsaklarının50 Müttefik Devletler51 buyruğunda tutulması. As­kerlik bakımından çağdışı Türk sivil tutsakların52 salıverilmesi konusu göz önünde tutulacaktır.

Yirmiüç. Türkiye53 bakımından Merkez Devletleri54 ile bütün ilişkilerin kesil­mesi zorunluğu.

Yirmidört. Altı Ermeni ilinde55 karışıklık çıkarsa, Müttefikler56 bu illerin her­hangi bir bölümünü işgal etme hakkını ellerinde tutarlar.

43  İngilizce metinde "Misurata"; Fransızca çevirisinde "Misurata"; Osmanlıca çevirisinde "Mısrata". (Çevirenler)

44  İngilizce metinde "Allied garrison"; Fransızca çevirisinde "La garnison alliee;" Osmanlıca çevirisinde "İtilâf   muhafaza   kıtaatı".    (Çevirenler)

45  İngilizce metinde "Turkish dominions"; Fransızca çevirisinde "possessions turques"; Osmanlıca çevirisinde  "Memâlik-i  Osmaniye".  (Çevirenler)

46  İngilizce metinde "Turkish army".; Fransızca çevirisinde "l'armee turque"; Osmanlıca çevirisinde "kuva-Osmaniye". (Çevirenler)

47  İngilizce metinde "Allied interests"; Fransızca çevirisinde "les interets allies"; Osmanlıca çevirisinde "Müteliflerin menafii". (Çevirenler)

48  İngilizce metinde "Turkish Ministry of Supplies"; Fransızca çevirisinde "Ministere turc de ravitaillement": Osmanlıca çevirisinde "iaşe nezareti". (Çevirenler)

49  İngilizce metinde "An Allied representative"; Fransızca çevirisinde "Un representant allie"; Osmanlıca çevirisinde   "İtilâf mümessilleri".   (Çevirenler)

50  İngilizce metinde "Turkish prisoners"; Fransızca çevirisinde "les prisonniers turcs"; Osmanlıca çevirisinde "Osmanlı üsera-yı harbiyesi". (Çevirenler)

51  İngilizce metinde "Allied Powers"; Fransızca çevirisinde "Puissances alliees"; Osmanlıca çevirisinde ''İtilâf devletleri". (Çevirenler)

52  İngilizce metinde "Turkish civilian prisoners"; Fransızca çevirisinde "internes civils turcs"; Osmanlıca çevirisinde "sivil üsera-yı harbiye"., (Çevirenler)

53  İngilizce metinde "Turkey"; Fransızca çevirisinde "la Turquie"; Osmanlıca çevirisinde "Hükûmet-i Osmaniye". (Çevirenler)

54  İngilizce çevirisinde "Central Powers"; Fransızca çevirisinde "Puissances centrales"; Osmanlıca çevirisinde "Merkezi Hükümetler". (Çevirenler)

55  İngilizce metinde "the six Armenian vilayets"; Fransızca çevirisinde "les six vilayet armeniens"; Osmanlıca çevirisinde "Vilâyat-ı sitte". (Çevirenler)

56  İngilizce metinde "the Allies"; Fransızca çevirisinde "les Allies"; Osmanlıca çevirisinde "İtilâf devletleri". (Çevirenler)

Yirmibeş. Müttefiklerle Türkiye arasında57 düşmanca eylemler 31 ,Ekim 1918 Perşembe günü, yerel saatle öğleden başlayarak kesilecektir.

İki nüsha olarak, Limni'de, Mondros limanında, Majestelerinin "AGAMEMNON" Savaş Gemisinde58, 30 Ekim 1918'de imzalanmıştır.

İmza: Arthur CALTHORPE.

İmza: HÜSEYİN RAUF, REŞAD HİKMET, SADULLAH.

57 İngilizce metinde "the Allies and Turkey"; Fransızca çevirisinde "entre les Allies et la Turquie"; Os­manlıca çevirisinde "Müttefiklerle Hükûmet-i Osmaniye arasında". (Çevirenler)

58 İngilizce metinde "on board His Majesty's Ship "AGAMEMNON" at Port Mudros, Lemnos"; Fransızca çevirisinde "â bord du navire de sa Majeste Britannique Agamemnon dans le port de Moudros, Lemnos"; Osmanlıca çevirisinde "İngiltere Hükûmet-i Kraliyesi sefain-i harbiyesinden Limni'de Moudros limanında lengerendaz Aga­memnon zırhlısında". (Çevirenler)

 

OSMANLI HÜKÜMETİNİN BARIŞ ANDLAŞMASI TASARISINA YANITI

[Barış Andlaşmasına ilişkin Osmanlı Hükümetinin Paris Barış Konferansına sun­duğu yazılı görüşler Peyam-ı Sabah (16 Temmuz 1336, 1920, No:11014, s.2; 17 Temmuz 1336/1920, No:11015, s.1; 18 Temmuzl336/1920, No: 11016, s.2; 19 Temmuz 1336/ 1920, No: 11017, s. 2; 20 Temmuz 1336/1920, No: 11018, s. 2; 23 Temmuz 1336/ 1920,No: 11020, s.2) ile, Vakit (16 Temmuz 1336/1920, No: 937, s.1; 17 Temmuz 1336/ 1920, No: 938 s.1; 18 Temmuz 1336/1920, No: 940, s.1; 20 Temmuz 1336/1920, No: 941, s.3; 21 Temmuz 1336/1920, No: 942, s.1) gazetelerinde Osmanlıcaya çevrilerek yayınlanmıştır.

Osmanlı Hükümetinin görüşleri, bugünkü dilimizle, şöyledir] Barış Andlaşması tasarısına ilişkin Osmanlı Hükümetinin [Hükümet-i Seniye-i Osmaniye'nin] görüşlerini soylu kişiliklerinize ulaştırmakla övünç duyarım. Bu düşün çeleri kuşkusuz bir adalet düşüncesi ve sağlam bir barış kurmak içten duygusuyla in­celeyecek olan Yüce Meclisin [Barış Konferansının] görüşlerinin tam doğruluğuna güvenebileceğine Osmanlı Hükümeti inanç duymaktadır.

Barış ancak herkes için eşit haklar ilkesinin koruyuculuğu altında uluslar arasında güvenlik, karşılıklı saygı ve dayanışma duygulan üzerine kurulabiliyor. Bu duyguları yokedecek ya da yaralayacak, uluslar arasında güvensizlik doğurabilecek olan herşey bir ayrılık nedeni olacak ve yeni uyuşmazlıklar düşünülmesi olasılığı bulunacaktır. Bu düşünce uyarınca, en büyük bir ölçülü davranış örneği verdiğine tam bir inanç içinde olan Osmanlı Hükümetinin Barış Konferansının da aynı adalet ve hak duygusuyla duy­gulanmış olarak bunu kabul edeceğinden kuşkusu yoktur.

 

BAŞLANGIÇ

Barış Konferansı Başkanı, Mayısın onbirinci günü Andlaşma tasarısını Osmanlı temsilci heyetine sunarken, Türkiye'nin salt yabancı baskısı altında savaşa girmiş ol­duğunu kabul eylemiş idi. Yüce bir hakgözetirlik duygusunun esinlemesiyle oluşan bu gerçeğin açıkça belirtilmesinin barış koşullarını etkilemiş olduğu ve bu koşulların genel çöküntünün patlamasından sorumlu olan Devletlere önerilenler kadar ağır olmayacağı umudunu vermişti. Gerçekten, eylemler ile cezalar arasında orantı eşitliği demek olan adalet de bunu gerektirirdi. Özellikle Türkiye'nin yabancı baskısı altında savaşa, girişi ulusun isteğine aykırı bulunmasından dolayı, bu umut bir kat daha haklı [meşru] idi. Gerek halk arasında, gerekse siyasal çevrelerde, ulusun bireylerinden pek çoğu, ülke­lerinin yokedici bir serüvene sürüklenmekte olduğunu anlamışlardı. Zira bunlar pek iyi biliyorlardı ki, Türkiye, böylece kendisini bağlamış olduğu siyasal takımın zafer kazanması durumunda bile, Almanya'nın etkinliği altına düşecekti. Eğer, şiddetli bir muhalefete karşın, savaşa katılmak gerçekleştiyse, bu durum ancak on yıllık iç devrimlerle, savaşların yarattığı karmaşık durum yüzünden olanak bulabilmiştir. Böyle olun­ca, bundan doğan sorumluluğu tümüyle Türk ulusuna yüklemek haksız olurdu; sözü geçen ulusu yaralamakla, yeniden ortaya çıkması önlenmek istenilen kötülüğün nedeni yok edilerek ortadan kaldırılmış olmaz. Haklı olan bu amaca varmak için ancak bir yol vardır ki, o da Osmanlı Hükümetine, iç güvenliği korumak ve yasalara saygı gös­terilmesini sağlamak için gereken kararlılığı ve düzenliliği kurmak olanağını tanımak, hükümetin gücünü düşürerek iç çekişmelere meydan verecek herşeyden kaçınmak ve Türk ulusunun pek acı biçimde sıkıntısını çekmiş olduğu koşulların yeniden ortaya çıkması olasılığını ortadan kaldırmağa meydan bırakmaktan başka bir şey değildir.

 

Bundan başka, 28 Haziran 1919 tarihli Versailles Andlaşmasının içerdiği koşullara oranla, barış koşullarının daha hafif olması umudu, Türkiye'nin savaşı ve savaş acılarını yabancı toprağına götürmemiş olması ve Osmanlı ordularına hiçbir yakıp — yıkma suç­laması yüklenmemesi gibi, uluslararası yüksek bir moral değeri olan bir düşünceye de dayanıyordu. Hiç kuşkusuzdur ki, Versailles barış andlaşması koşullarının saptanmasında büyük katkısı olan bu gibi hak ve insaf koşulları, Osmanlı Devleti barış andlaşması koşullarını esinlendiremezdi. Bununla birlikte, böylesine haklı olan bu umut boşa çıktı. Osmanlı temsilci heyetine verilen barış tasarısı, Versailles andlaşmasından az şiddetli olmadığı bir yana, Osmanlı Devletine gerek Bulgaristan, Macaristan ve Avusturya'ya ve hatta savaştaki sorumlulukları alışılmadık bir derecede olan Almanya'ya kabul etti­rilen koşullardan son derece ağır koşullar yüklemeğe kadar varmaktadır.

 

İşbu dört Devletin varolma haklan sarsılmamış, ulusal topluluklar [milliyet] il­kesiyle, ulusların kendi yazgılarına egemen olmaları ilkesi bu Devletlere, gerek onlar­dan yana gerek onlara karşı, eşit olarak uygulanmıştır. Hakgözetirliğe ve buna tü­müyle uygun olup bugün her tarafça geçerli sayılan ve veri olarak kabul edilen hukuk ilkelerine göre, Türkiye'nin, hiç olmazsa, eski müttefikleriyle eşit ölçüde işlem görmesi gerekirdi. Andlaşma tasarısının kapsadığı göze çarpıcı eşitsizliği, yalnız oniki milyon Türk değil, bütün İslam dünyası yüreği sızlayarak duyacaktır.

 

Osmanlı Devletine ilişkin andlaşma tasarısı, şiddet bakımından hiçbir şeyle kar­şılaştırılamaz. Çünkü, söz konusu edilen, gerçekte, [bu Devleti] bölmekten başka bir şey değildir. Osmanlı toprağından, ulusal topluluklar ilkesi adına, Ermenistan ve Hi­caz gibi özgür ve bağımsız Devlet durumuna çıkarılmış, ya da Irak, Filistin ve Suriye gibi bir mandataire'in koruyuculuğu altında bağımsız Devlet biçimine sokulmuş koca iller ayırmak, İngiltere yararına Mısır'ı, Süveyş'i ve Kıbrıs'ı Osmanlı Devletinden çekip almak, Libya kıtasıyla Akdeniz adaları üzerindeki bütün haklarından vazgeç­mesi Türkiye'den, istenilmekle kalmayıp, üstelik Türkiye'yi, aynı ulusal topluluklar ilkesine aykırı olarak, Doğu Trakya ile İzmir yörelerinden de yoksun bırakmağa ka­dar varmaktadır. Ve bu son derece haksız kesip biçme ve çekip alma işlemi, Türkiye ile savaş durumunda bulunmamış olduğu halde, yenen durumuna geçerek ve böylece yararlanmak isteyen Yunanistan yararına yapılacaktır. Bundan başka Kürdistan'ın ayrılması hazırlandığı için, ülkenin geri kalan kesimi etkinlik bölgelerine bölünmek­tedir.

 

Yüzölçümü bakımından, Osmanlı İmparatorluğu ülkesinin üçte ikisi böylece şim­diden kendisinden ayrılmış olacak.

 

Halkının sayısı bakımından yitiği üçte ikiden aşağı değildir.

 

Doğal zenginliklere ve kaynaklara gelince, bu bakımdan da yitiğin tutarı olağa­nüstü büyüklüktedir. Fakat, bu kadarla da yetinilmemektedir.

 

Andlaşma tasarısı bu ayırma ve çekip alma işlemleri ile kalmayıp, Osmanlı Dev­letinin bağımsızlığına da en ağır saldırılar içermektedir.

 

İstanbul'un içinde Türkiye kendi ülkesinde sayılmayacak ve Padişah [Zat-ı Haz-ret-i Padişahi] ile Osmanlı Hükümetinin yanında kimi zaman bunların bile üstünde Boğaziçi, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı üzerinde bir "Boğazlar Komisyonu" buyruğunu yürütecektir. Bulgaristan bu Komisyona bir temsilci gönderecek, Türkiye sözü geçen Komisyonda temsil bile edilmeyecektir. Bundan başka söz konusu iki yö­netime üç Devlet işgal kuvvetlerinin askeri yönetiminden oluşan bir üçüncü eklenecek, üstelik, uluslararası işgal kuvvetleri komutanlığına Osmanlı jandarma kuvveti bile ba­ğımlı bulunacaktır.

 

Herhangi bir saldırıya karşı savunmada bulunabilmek olanağı Türkiye'nin elin­den alınmış olacak ve başkenti, bundan böyle, düşmanın top menzili içinde bulundu­rulacaktır. Yasama işlerinde, uluslararası andlaşmalarda, maliye işlerinde, yönetim, adalet, ticaret, vb... alanlarda da Devletin bağımsızlığına geniş ölçüde saldırılarda bulunulacak, o derecede ki, daha baştan kendisinden her yandan toprak ayrılmış olan Osmanlı İmparatorluğu, en sonunda, gerek iç gerek dış bağımsızlığın neredeyse tüm koşullarından yoksun edilmiş bulunacak ve, bununla birlikte, barış andlaşmasının ve uluslararası yükümlüklerinin yerine getirilmesinden sorumlu olacak.

 

Hak ve adaleti büyük ölçüde yaralayacak olan böyle bir durum yaratmağa, man­tık açısından olanak görülemeyeceği gibi, bu durum, hukuk açısından da kabul edile­mez, kurallara aykırı bir yenilik oluştururdu.

 

Gerçekten, bir yandan, aynı zamanda hem bir Devletin varlığını sürdürmesini is­temek, hem de onun varlığının temel hukuksal koşulunu zorla ortadan kaldırmak iste­menin olanağı yoktur. Öte yandan ise, özgürlüksüz sorumluluk düşünülemeyeceği açık­ça bellidir.

 

Ya Müttefik Devletler, Türkiye'nin varlığını sürdürmesi düşüncesindedirler; böy­le ise, ona yaşamak ve özgür ve sorumlu bir Devlet gibi haklarına saygı gösterterek, ödevlerini yerine getirmek olanağını vermek zorundadırlar. Ya da, Müttefik Devlet­ler, Türkiye'nin ortadan kalkmasını istiyorlar; öyle ise, hükümlerim kendilerinin yü­rürlüğe koymaları ve savunması bile dinlenilmemiş olan hükümlüden, bu hükme im­za koymasını ve uygulanması konusunda kendileriyle işbirliğinde bulunmasını isteme­meleri gerekir.

 

Ancak, bu ikinci yol, Müttefik Devletler tasarısının başında üstü örtülü olarak bulunan, "savaşın köklü ve sürekli bir barışa dönüşmesini" istediklerine ilişkin yük­sek bildirileri ile kesinlikle çelişirdi. Çünkü, hakkını ve bağımsızlığım savunmaya kesin kararlı bulunan oniki milyonluk bir halkı, öyle az bir zaman içinde ve kesinlikle, ba­rışta yokedebilmenin olanaklı olabileceğini hiç kimse düşünemez.

 

Bütün bir ulusu köleliğe mahkûm etmek de, politikaları her zaman gönül yüceliği dolu düşüncelerden ve özgürlük sevgisi ilkelerinden esinlenmiş olan ulusların duygu­larına kesinlikle aykırı düşerdi.

 

Denenmiş olan ve vicdan üzerindeki etkisi herhangi bir askeri gücün yaratabile­ceği etkiden çok daha üstün bulunan bir politikayı gözden çıkarmak, yalnız geçmişi ayaklar altına almak değil, adaletsizlikten doğarak birikmekte olan tehditlerle gele­ceği de berbat etmek demek olurdu.

 

Böyle olunca, Türk ulusu, iyi karşılanacağından kesinlikle umutlu bulunarak, barışı tüm içtenlikle hak ve adalet temelleri üzerine dayandırmak isteyen ulusların en soylu duygularına başvurabiliyor.

 

İnsanlığa yakışan barışın yerleşmesi ve sosyal yapıların güçlendirilmesi gibi çok büyük bir buyruk niteliğinde yüce bir görevin yerine getirilmesine, Türkiye'nin de en iyi etmenleriyle katılması olanağının Müttefik Devletlerce kendisine tanınacağına tam bir güven duygusuyla, düşüncelerini, tümüyle hak ve adalet ilkelerine dayandırarak, aşağıdaki gibi sunarız.

 

SORUMLULUK

Her şeyden önce, Türkiye, savaşa katılmış olması yüzünden kendisine düşen gö­revleri kabul etmeyi bir yükümlülük sayar. Katılma koşullarının ve hiçbir bağıtlan­mayı bozmamış olmasının göz önünde tutulması hakgözetirliğe uygun olacağı burada ayrıca belirtilir.

 

Türkiye, kendileriyle savaş içinde bulunduğu Devletlere karşı olan sorumluluk­ları, kendisine tanınacak olanak oranında tümüyle yerine getirmek gerektiğini anla­maktadır. Yenilmiş olduğu için, hukuk kurallarının sınırı içinde, yenenlerin hükmünü kabul etmek zorundadır.

 

Böyle olunca, Türkiye, uluslararası hukuka aykırı eylemlerden doğan zarar ve zi­yanı ve yıkımları ödemek ve onarmak zorunluluğu ilkesini kabul eder.

 

Savaş yasalarına ve yapılageliş [teamül] kurallarına aykırı eylemler işlemiş olan kişilerin, Müttefik Devletler mahkemelerine verilmelerini de, hakkın kaynağı olan dünya hukuk vicdanının gereklerine uygun olacağı için, kabul eder.

 

Bundan başka Türkiye, yadsıdığı ve kınadığı, ancak sonuçlarına katlanmak zo­runda bulunduğu olayların yeniden ortaya çıkmayacağı konusunda güvenceler ver­mek zorunluluğunu da kabul eder.

 

Yalnız, bu sorumluluğun hakkiyle saptanması için olayların kendi ölçüleri İçin­de değerlendirilerek, gerçek kökeninin de, gerçek nedenlerinin de gözden uzak tutulmamasını ister.

 

Türkiye'nin apaçık belli çıkarlarına ne kadar aykırı ise, isteğine de o ölçüde aykırı olan bu evrensel ağlatıya [trajediye] sürüklenmesi, ancak dışarıdan buyruklar alan zorbaların itişiyle meydana gelebilmiştir. Ve eğer hiçbir özürün uygun saydıramayacağı insanlık dışı eylemler işlenmiş ise, bunlar tümüyle aynı siyasal takımca yapılmış­tır. Hiçbir bakımdan bir din bağnazlığının ortaya çıkışı değildir. Ancak ve ancak, Tür­kiye'de bir aralık hükmünü sürdürmüş olan devrimci bir derneğin yaptıkları şeylerdir ki, böyle devrimci çetelerin başka memleketlerde de cinayet işledikleri görülmüştür ve bugün de görülmektedir.

 

Bağımsız bir Devlet olan Türkiye, kendi hükümetince ve bunun etkisiyle o hükü­met bugün düşmüş bulunsa bile işlenmiş eylemlerden dolayı, öteki Devletlere karşı sorumludur. Fakat Türk ulusu, uluslararası hukuk karşısında bu sorumluluğu kabul ederken, şiddetle kınadığı ve nefret ettiği olaylara ortaklığı ve bunlarla ilgisi olmadığım ilân etmeği de hakları arasında sayar.

 

Haksız yere işlenmiş olan yıkımların zararını karşılamak ve bu gibi durumların yeniden ortaya çıkışına engel olmak, Türkiye'nin kabul ettiği iki yükümlülüktür. Tam bir dürüstlükle, bunları yerine getirmek en içten.isteğidir.

 

Devletin en temel hakları

A) Türkiye'nin, kendisine düşen ödevleri yerine getirebilmesi için gerekli birinci koşul, Devlet olarak, temel haklarının tanınması, ve bunlara saygı gösterilmesidir. Dev­letin en birinci hakkı varolma hakkıdır.

 

Bu hak herkesçe kabul edilmiş ve Amerikan Uluslararası Hukuk Enstitüsü bunu 6 Ocak 1916 tarihli Ulusların Haklarına ve Ödevlerine ilişkin Bildirge'sinin en başına koymuştur: "Her ulus varolma hakkına, varlığını koruma ve sürdürme hakkına sahip­tir". Bu kural, Birleşik Devletler Yüce Mahkemesinin iki hükmüyle de doğrulanmıştır. Bu temel hakkı sarsan herhangi bir eylem, uluslararası hukuka bir saldın oluşturur. Çünkü Rahip Gregoire'ın.* yazmış olduğu gibi, "Bir ulusun özgürlüğüne karşı olan giri­şimler bütün öteki uluslara karşı bir suikast niteliğindedir. Varolma hakkı ve bunun gerekleri son derece temel olduğundan, [bunlar] yokedilemez ve zorunluluk karşısında, kural söz konusu olamaz" kuramım hak ve adalet adına haklı olarak kınamış ve yadsı­mış olan Devletler, bu kuramın bugün bir Devleti en yaşamsal haklarından yoksun et­mek için elbette yeniden canlandırmak istemeyeceklerdir.

 

B) "Her bir ulus, hukukça ve hukuk karşısında, Milletler Cemiyeti Üyelerinden herhangi biriyle eşittir." Ulusların Haklarına ve Ödevlerine ilişkin Amerikan Bildirgesi'nin bu üçüncü noktası, aynı zamanda, bugün uluslararası hukukun genellikle ka­bul edilmiş temel kuralları içinde bulunuyor. Kaldı ki, bu kural, kişilerin yasa önünde eşitliği ilkesini Devletler arasındaki ilişkilere yaymaktan başka bir şey değildir.

 

Bu temel kuralın, ne insan Hakları Bildirgesi'ni çıkarmış olan ülkede, ne de ünlü Deniz Kuvvetleri Başyargıcı Lord StowelPin vatanında tanınmaması söz konusu olamaz. Ünlü bir kararı kaleme alırken, sözü geçen yargıç [Lord Stowell]: "Anayasa hu­kukunun iki ilkesi, en temel olarak herkesçe kabul edilmiştir. Birincisi, çeşitli tüm Dev­letlerin tam eşitliği ve tam bağımsızlığıdır. Güç oranı, hukuk açısından bir ayırım doğ­masını gerektirmez; sürekli olsun, geçici olsun, göreceli güçsüzlük daha güçlü komşuya daha çok haklar sağlamaz ve bu güç temeline dayanarak elde edilen her çıkar, haksız ediniminden başka bir şey değildir. İşte, amacı insanlığı barış ve barışıklık içinde tut­mak olan temel hakların özü budur, ikincisi, bütün ulusların eşit olduğu ve hepsinin kendi gemilerinin ulaşım: konusunda denizlerin Devletlerce edinilmemiş kesimlerinde sürekli bir biçimde yararlanmakta aynı hakka sahip bulunduğu ilkesidir" diye görüş öne sürüyordu. Aynı "ilke"yi, dünya çapında bir ünü ve saygınlığı bulunan, Amerika Senatosundan Elworth** de kabul etmiştir: "Uluslar ailesinin en küçük ve güçsüz üyesinin bağımsızlığı ve eşit haklan en büyük Devletinki kadar saygıya değer olmasının adalet gereği olduğunun ve saygı gösterişin, güçlünün baskısına [zulmüne] karşı güç­süzün başlıca güvencesi bulunduğunu onaylarız."

 

İşte, Osmanlı Devleti, bu büyük hukuk ilkesinin uygulanmasını ister ve Başkan Wilson'un öne sürdüğü onikinci maddeyi tümüyle kabul ettiğini bildirir:

 

"Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk olan kesimlerine bağımsızlık ve güven sağlanacaktır; fakat, bugün Türklerin yönetimi altında bulunan öteki ulusların varolmaları kesinlikle güven altına alınacak ve bunlara özerk bir yönetim biçiminde ve hiçbir saldırıya uğramaksızın gelişmek olanağı sağlanacaktır; Çanakkale Boğazı'na gelince, bu, uluslararası yükümlülükler altında özgür bir geçit olarak bütün ulusların ticaretine ve gemilerine sürekli olarak açık bulunacaktır."

 

*Henri Gregoire (1750-1831), Blois Piskoposu, Convention üyesi olan siyasal kişinin sözü  edildiğim sanıyoruz (Çevirenler).

** "Ölhorvet" gibi de okunabilen bu adın yazını saptanamamıştır (Çevirenler)

 

Ulusların kendi yazgılarına egemen olmak hakkı.

Türkiye, yeni sınırlarının saptanması için ulusal topluluklar [milliyet] ilkesinin uygulanmasını kabul ettiğini bildirir. Ulusların kendi yazgılarına özgürce egemen ol­mak hakkı Uluslararası Hukukça kesin bir ilke düzeyine yükseltilmiştir.

 

Bu hak, Ulusların Haklarına ve Ödevlerine ilişkin Amerikan Bildirgesi'nde yazılı­dır. Başkan Wilson da bunu, Kongre'ye gönderdiği 18 Şubat 1918 tarihli mektubunda kesinlikle kabul ve ilân etmiştir:

 

"Uluslar ve eyaletler konusunda pazarlıklara girişmekten ve bunları taşınır mal gibi bir egemenlikten başka bir egemenliğe geçirmekten, ya da bugün tümüyle yanlışlığı kanıtlanmış olup, kötü bir gözle bakılan, Devletler dengesi oyununda onları bir dama taşı gibi saymaktan vazgeçilmesi zorunludur.

 

"Bu savaşta, halkın çıkarlarına ve yararlarına uygun olmayan ve çekişen Devlet­lerin savlarının bağdaştırılması amacından başka nedeni bulunmayan toprak dağıtım­ları ve edinimleri olmamalıdır.

 

"Bütün ulusların özellikle beliren özlemleri bir süre sonra Avrupa'nın, bunun so­nucu olarak da bütün dünyanın barışını sarsabilecek nitelikte yeni anlaşmazlık neden­leri yaratacak ya da eskilerini sürdürmeyecek bir biçimde tümüyle karşılanacaktır."

 

Ulusların kendi yazgılarına egemen olmak hakkı, bugün evrensel hukuk kuralları sırasına geçmiş olup, bütün Devletlerce saygı gösterilmesi gereken Milletler Cemiyeti Misakı'nın esinlendiği yüce ilkelerden biridir.

 

Olağanüstü bir biçimde kabul ve ilân edilmiş olan bu hakkın Türk halkı yararı­na kabul edilmesi ve uygulanması, adalet gereği olduğu kadar, genel barışın yerleşmesi ve süregitmesi için de zorunludur.

 

İşte, özgürlükçü ulusların hakgözetirlik duygularına tümüyle güven duyan Tür­kiye, bunu istemekte olup, kuvveti haktan üstün saymak isteyeceklere karşı da bu iste­ğinde sarsılmaz bir azimle direnecektir.

 

Eğer birtakım belirgin olmayan konularda, sözü edilen ilkenin hakkiyle uygulan­ması halkın sayısına ilişkin inceleme yapılmasını gerektirecek olursa, bu incelemenin 1907 tarihli La Haye Sözleşmesinde söz konusu edilen kurullar gibi uluslararası komisyonlara gönderilmesini Türkiye şimdiden kabul eder. Ulusların yazgılarını saptamak konusunda, bundan daha az güvence ile yetinilemez ve bu, istenebilecek enaz güven­cedir. Osmanlı Hükümeti, Milletler Cemiyeti Misakı'nın özünü oluşturan hukuk ku­rallarım genel bir biçimde kabul eylemekte olduğunu özellikle bildirir ve onları koy­muş ve ilân etmiş Devletlerin uygulamasından çekinmeyeceklerine güveni tamdır.

 

Siyasal Hükümler

A) Yeni Devletlerin tanınması* ve toprak bırakımı.

1  - Osmanlı Hükümeti, Lehistan, Sırbiye-Hırvatistan - İslovenya** ve Çek-İslovakya yeni hükümetlerini***  [Devletlerini] gecikmesizin onaylar.

2  - Ermenistan'ın, 1918'de özgür ve bağımsız bir Devlet olarak Türkiye'ce tanınmış olduğunu burada doğrular. Osmanlı Devleti - Ermenistan sınırları konusunda özel hükümler yazılıdır.

* Osmanlıca aslında  (tasdik-onaylama)  deyimi kullanılıyor.  (Çevirenler) ** Sevr andlaşması Osmanlıca çevirisinde "Sırp-Hırvat-Sloven Devleti" diye geçer. (Çevirenler) *** Sevres andlaşmasında bu hükümet Devlet Kavramlarının karışık kullanıldığını bir kez daha işaret et­mek isteriz. Bundan sonra da bu tür karıştırmalarla karşılaşılacaktır (Çevirenler)

3  - Osmanlı Hükümeti, Hicaz'ı da, özgür ve bağımsız bir Devlet olarak onay­lar. Andlaşma tasarısının bu devlete ilişkin hükümleri konusunda aşağıda özel düşün­celer yazılıdır.

4  - Tunus üzerinde Fransa koruyuculuğunu [himayesini] onaylar.

5  - Fas, vaktiyle bir Türk eyaleti olmadığından, Osmanlı Hükümeti, bu Dev­letin koruyuculuk altına konulmasının kendisini ilgilendirmediği sanısındadır. Bunun­la birlikte. Osmanlı Hükümeti, Fransa koruyuculuğundan doğan bütün iktisadi, ticari, vb... sonuçları kabul ettiğini bildirir.

Bundan başka, Osmanlı Hükümeti,

6  - Libya ile Adalar Denizi'nde bulunan Stampalya, Rodos, Kalki, Skrapanto, Kazos, Psikopis, Miziros, Kalimnos, Leros, Patmos, Lipsos, Simi, Kos, Kastellorizo adaları ve bunlara bağlı olan küçük adalar üzerindeki haklarından ve ayrıcalıkların­dan vazgeçmeğe;

7  - Milletler Cemiyeti Misakı'nın 22. Maddesinin 4. fıkrası uyarınca, Suriye, Irak ve Filistin'i bağımsız hükümetler* olarak tanımağa; (aşağıda sınırlara ilişkin ola­rak özel görüşler yazılıdır.)

8 - Mısır üzerindeki bütün haklarından ve yetkilerinden vazgeçmeğe ve bu ülke üzerine İngiltere'nin koyduğu koruyuculuğu tanımağa;

9- Süveyş Kanalı' ndan gemilerin özgürce geçişine ilişkin 29 Ekim 1888 İstanbul Sözleşmesinin Padişah' a [Zat-ı Hazret-i Padişahi'ye] tanımış bulunduğu yetkiler­den İngiltere yararına vazgeçmeğe;

10 - Sudan'ın siyasal durumunu ve yönetim biçimini düzenleyen ve İngiltere ile Mısır Hükümetleri arasında 1889-1899'da yapılmış Sözleşmeyi onayladığını İngiltere Hükümetine bildirmeğe;

11 - İngiltere'nin Kıbrıs'ı kendisine katmasını onaylamağa;

12  - İmroz, Bozcaada, Limni, Samotras, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya ada­ları üzerindeki bütün haklarından ve yetkilerinden vazgeçmeğe; hazırdır.

13  - Andlaşma tasarısının  139. Maddesinin kapsadığı hüküm konusunda, Os­manlı Hükümeti aşağıdaki görüşleri öne sürer.

 

Türkiye'nin öteki Devletlerin egemenliği ve koruyuculuğu altında bulunan Müs­lümanlar üzerinde hiçbir uyrukluk hakkı ve yetkisi olmadığından, böyle bir haktan vazgeçmesine yer yoktur.

 

Halifelik, İslam topluluğu yoranda olmaktan [cihet-i camia-yı İslamiyetten] baş­ka bir şey değildir. Bu, ancak Cuma namazlarında Halifenin adının söylenmesi ve ile­ride ayrıntılarıyla anlatılacak olan Sürre ve benzerleri gibi tinsel ödevlerin ve ayrıcalıkların kaynağıdır. Bu sorunlar, inananlar [müminler] için tümüyle tinsel bir nitelikte olduğundan, siyasal [bir] belgede söz konusu edilemez ve Şeriat kurallarına [Şer-i Şerif] aykırı bir hüküm, gerek açıktan açığa, gerek ibaret yoluyla olsun andlaşmada yer bulamaz.

 

B) İstanbul ve Boğazlar

İstanbul, yalnız Türkiye'nin başkenti değil, ulusun can damarı, Türk tarihinin ölmez anıtı, Osmanlı soy birliğinin simgesidir. Türkiye, bir bütün olarak yaşayabil­mek için, İstanbul'dan ayrılamaz; onu bu kentten yoksun bırakmak, yüreğinden vur­mak, geçmişini yoketmek, geleceğini felce uğratmak demektir.

 

Böyle olunca, Türkiye, başkentinin İstanbul'da bırakılmasına ilişkin Yüksek Meclis** kararının esinlendiği adalet gözetici duygulan değerlendirmekle birlikte, 36. Mad* Bak. 12nci Sayfanın *** dip notu (Çevirenler) ** Barış Konferansı. (Çevirenler)

denin kapsadığı çekinceleri ve kısıtlamaları kabul edemez. Çünkü, söz konusu hüküm­lerin doğal sonucundan olacağı üzere, başkent ile ülkenin öteki kesimleri arasında bağ­lar, ortalık karıştırıcılardan birkaç kişinin kışkırtmaları, ya da hırslı komşuların zorla­maları yüzünden, kesilmiş olacaktır. Güçsüz bırakılırsa, ulusal ve siyasal yaşamda huzur ve dinginlik [sükûn] sağlanması kesinlikle olanak dışı kalır.

 

İstanbul' un ülkeye bağlantısı, başın gövdeye bağlantısı kadar sağlam olmadıkça, Türkiye'nin dinginlik ve gönenç içinde varlığını süregötürmesi olanaksızdır.

 

Boğazlar konusunda iki çeşit hüküm vardır: Birincisi, "siyasal hükümler"de yazılı olan, ulaşım özgürlüğüne ilişkin maddeler; ikincisi, "askeri hükümler" de yazılı olan, askeri güvenliğe ilişkin maddeler.

 

l - Siyasal Hükümler

Birinci çeşit maddeler, Boğazlar ve Marmara sularını kapsamakta olup, bu sula­rın barış durumunda ve savaş durumunda, uyrukluk ayırımı gözetmeksizin, bütün ti­caret ve savaş gemilerine ve uçaklarına açık tutulacağı ilkesini koymaktadır.

 

Bundan başka, sözü geçen maddeler, Milletler Cemiyeti'nin bir kararının uygu­lanması durumu ayrı tutulmak üzere, bu sularda hiçbir düşmanca eylem işlenmeyeceği ve abluka ilân olunamayacağı hükmünü içermektedir.

 

Ve son olarak, gemilerin ulaşım özgürlüğünü sağlamak için, bir "Boğazlar Ko­misyonu" yaratılmaktadır.

 

Bu komisyon, herbirinin iki oyu olan İngiltere, Fransa, İtalya, Japonyanın birer temsilcilerinden, herbirinin bir oyu olan Yunanistan'la Romanya'nın birer temsilci­lerinden, Birleşik Devletlerin, Rusya'nın ve Bulgaristan'ın Milletler Cemiyeti'ne katıl­malarından başlayarak herbirinin iki oyu olacak Amerika ve Rusya'nın birer temsilci­lerinden ve bir oyu olacak Bulgaristan temsilcisinden oluşacaktır. Özel bayrağı, özel bütçesi ve özel örgütü olacak olan bu Komisyonun yetkisi [nüfuzu] yukarıda belirti­len sulara ve Boğazlar girişinden açığa doğru üç mil uzaklığa kadar yaygın bulunacak, bu yetki [nüfuz], Komisyona verilmiş olan görevlerin gerektirdiği ölçüde, kıyıda da kullanılabilecektir.

 

Bu Komisyonun kolluk [zabıta] yönetmelikleri çıkarmağa ve bu yönetmeliklere uyulmasını sağlamağa yetkisi olacak, sözü geçen sularda ve yalnız bu noktayla sınırlı olmak üzere, Marmara'da bulunan adalarda söz konusu yönetmeliklere aykırı eylem­lerde bulunanlar, uyrukluklarına göre, Osmanlı ya da Konsolosluk mahkemelerine verileceklerdir.

 

Komisyonun sınırları içinde bulunan, bir ticaret gemisinin subayları ve gemi adam­larından birince, bu sularda (başka bir deyişle, deniz ve kıyı) karada ya da denizde her çeşit suç [âdi cinayet, cünha ya da kabahat] işlenip de, suçlu karada tutulursa, yetkili adalet yönetimine verilecektir.

 

Gemilerin ulaşım özgürlüğüne karşı çıkartılacak güçlükleri, Boğazlar Komisyonu, İşgal Kuvvetleri bulunduran Müttefik Devletlerin İstanbul'daki temsilcilerine bildire­bilecektir. O zaman, Boğazlar' ın özgürlüğünü "korumak" için, bu temsilciler, sözü geçen Devletlerin kara ve deniz komutanlarıyla anlaşarak, gerekli görecekleri önlem­leri alabilecekler, böylece, İşgal Devletleri temsilcileri, "Boğazlar Komisyonu" ile İşgal Kuvvetleri yönetimi arasında bağlantı kurma göreviyle yükümlü olacaklar, başka bir deyişle, bu görevliler, kendilerine genellikle tanınmış olan yetkinin dışına çıkarak, as­keri makamlarla birlikte, niteliği saptanmamış ve tanımlanmamış önlemler almağa karar verebileceklerdir.                                                                          

 

2 - Askeri Hükümler

Bu maddeler, askerlik açısından, Boğazlar' ın özgürlüğünü sağlamağı amaçlamak­tadır.

 

Bu konuda, belirli bir bölge içinde bulunan bütün berkitilmiş yerlerin [istihkâm­ların] yıkılmasına ve bu bölgenin Fransa, İngiltere ve İtalya askerlerince işgaline ilişkin maddeler yazılı bulunmaktadır.

 

179. Maddede sınırlandırılan askeri bölge, Boğazlar' ı ve Marmara'yı kuşatan top­raklan kapsamaktadır; bu topraklar, kıyıdan başlayarak, çeşitli uzaklıklara kadar uzanmakta ve özellikle güneyde hayli genişlik kazanmaktadır. Bundan başka, askeri bölge, Marmara adalarıyla Çanakkale dışındaki beş adayı da içermektedir. Bu as­keri bölge, andlaşma tasarısına bağlı haritalar üzerinde mor çizgilerle gösterilmiştir.

 

Birlikte davranacak olan yalnız yukarıda sözü geçen üç Devletçe, bu bölge içinde askeri amaçlar güdülebilecektir. Bu, bir işgal kuvvetleri yönetimine gereksinme gös­terecek ki, Osmanlı jandarma kuvvetinin varlığına engel olmayacak, ancak bu kuvvet işgal kuvvetleri komutanlığına, bağlı bulunacaktır.

 

Bu komutanlık, 1907 tarihli dördüncü La Haye Sözleşmesine ek yönetmelik uya­rınca, önceden [peşin] ödemede bulunmak koşuyla, gerektiğinde karada elkoyma ("requisition") hakkını kullanabilecektir.

 

Böylece İstanbulda:

1)  Hakları ve yetkileri olduğu gibi tutulan Padişah [Zat-ı Hazret-i Padişahi] ile Osmanlı Hükümeti,

2)  Boğazlar Komisyonu,

3)  İşgal Kuvvetleri Askeri Yönetimi,

4)  Kara ve deniz Fransız - İngiliz - İtalyan komutanlarıyla bir çeşit danışma kurulu oluşturacak olan, Fransa, İngiltere ve İtalya' nın, siyasal temsilcileri bulunacak,

Ve bu sayılan makamlara:

5)   Müttefiklerarası denetleme ve örgütleme askeri komisyonlarını,

6)   Maliye Komisyonunu,

7)  Osmanlı Devlet Borçlan [Düyun-u Umumiye-i Osmaniye] Meclisini,

8)  Konsolosluk mahkemelerim de eklemek gerekecektir.

 

A) Bu konuda, anlatım biçimine göre, Boğazlar Komisyonu, Boğazlar' ın uluslara­rası bir duruna getirilmesini sağlamağa özgü bir komisyon gibi gözüküyor. Fakat, bu, bir dış görünüşten başka bir şey değildir. Gerçekte, bu Komisyon, yalnız "birtakım" Devletleri temsil edecektir. Kıyı Devleti olan Türkiye bu Komisyonun dışında bırakıl­dığı gibi, Milletler Cemiyeti'nin Üyelerinden olsun olmasın, öteki bütün Devletler de dışında kalmaktadır.

 

Bu Komisyonun, Devletlerin tümünü değil, fakat içlerinden birtakımım temsil ettiğini gösteren pek güzel bir şey daha varsa, o da, Başlıca Devletler temsilcilerine iki­şer oy ve öteki temsilcilere birer oy verilecek olmasıdır. Bu durum, Devletlerin eşitliği kuralına aykırı olacaktır.

 

Bundan başka, yalnız birtakım Devletleri temsil edecek olan bu Komisyon, bir çeşit Devletlerarası hukuk kişiliği edinecek, bir Devlet olmaksızın, özel bir bayrağı, büt­çesi, örgütü, yasama ve yönetim yetkileri, vb. . olacak, yetkileri Osmanlı egemenliğine ve yönetimine önemli kısıtlamalar getirecek. Bu iki yönetim arasındaki ilişkiler belirtil­memiştir.

 

Bu durum, gerek yetki sorunundan gerek başka çeşitten, birçok anlaşmazlıklar çıkmasına kuşkusuz yol açacak.

 

Bu durum, Devletin bağımsızlık hakkına doğrudan doğruya bir saldırı demektir.

 

Başka bir bakış açısından da, bu Komisyon eleştiri kaldırmaktadır. Milletler Ce­miyeti Misakı'nın koyduğu evrensel yeni hukuk ilkelerinde yeri yoktur. Uluslararası hukukça, bir tüzel kişi olduğu halde Devlet olmayacak ve bu yüzden Paris Misakı'nın Milletler Cemiyeti Üyelerine yüklediği ödevlere bağlı olmayacak. Ve bununla birlik­te, üç işgalci Devletin deniz ve kara kuvvetleri komutanlarının oylarının eklenmesi ve bu Devletler Büyükelçiler kurulunun uygun bulmasıyla yetki [nüfuz] kullanacak ve hüküm yürütecektir ki, bu hüküm ve yetki [nüfuz] Paris Misakı'nın kuralları ile uyum içinde olmayabilecek.                  .........

 

Bu durum, Milletler Cemiyeti' nin ruhuna aykırı olacaktır.

*

*  *

 

B)  İşgal kuvvetleri Askeri Yönetimi de uluslararası bir yönetim olmayacak.

Gerçekten, herbiri kendi bağlı olduğu Devleti temsil eden ve bu Devletin kara ve deniz kuvvetlerini kullanan üç askeri yönetim varolacaktır.

 

Bu da, Osmanlı Devletinin bağımsızlığına ve güvenliğine doğrudan doğruya bir vuruş [darbe] oluşturur ve son derece tehlikeli sonuçlara varabilecek anlaşmazlıklar kaynağı olacaktır.

C)   Son olarak, İşgalci Devletler Temsilcileri Kuruluna gelince, siyasal göreneklere aykırı böyle bir düşüncede bulunulmuş olmak, gerçekten şaşmağa değer. Gerçektir ki, tasanda "kurul" [Meclis] terimi kullanılmamış ise de, ne düşünüldüğü açıkça bellidir.  "Boğazlar' ın özgürlüğünü korumak" için, bu üç Devletin temsilcileri Boğazlar Komisyonu' nun girişimi üzerine, aynı Devletlerin askeri komutanlarıyla birleşecekler ve gerek Türkiye ve gerek öteki Devletlere karşı alınabilecek önlemleri görüşeceklerdir (44. Mad­de).

 

Bu çeşit yetkiler, Padişah [Zat-ı Hazret-i Padişahi'nin] yanına gönderilmiş olan siyasal görevlilerin yetkileri ile bağdaşamaz.

 

Boğazlar yöresi için düşünülen karmaşık durum yargı yetkisinin kullanılması biçimi açısından da incelenecek olursa, daha az karışık olmadığı anlaşılıyor. Kapitülasyonlar rejimine, üç İşgalci Devletin askeri mahkemeleri eklenecek ve bunların yetkileri birbirleriyle çatışabileceği gibi başka mahkemelerin yetkileri ile de karşılıklı olarak çelişebilecektir.

 

Bundan başka, gerek adalet kolluğunun [zabıtasının] (buna Boğazlar Komisyonu kolluğu da eklenecek), gerek soruşturma dairelerinin yetkilerine göre, adalet işlerinin isteneceği gibi işlemesini engelleyecek anlaşmazlıklar meydana gelebilecek.

 

Bu düşünceler, andlaşma tasarısının, Boğazlar sorununu, Başkan Wilson5un aşağı­da yazılı onikinci maddesine uygun bir biçimde çözememiş olduğunu gösteriyor:

 

"Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk olan kesimlerine bağımsızlık ve gü­ven sağlanacaktır. . . Çanakkale Boğazı'na gelince, bu, uluslararası yükümlülükler altında özgür bir geçit olarak bütün ulusların ticaretine ve gemilerine sürekli olarak açık bulunacaktır."

Zira,

1)  Andlaşma tasarısı, Boğazlar' da hiçbir zaman uluslararası hukuksal ve siyasal bir yönetim kurmuyor.

2)   "Birtakım" Devletler yararına siyasal ve askeri bir yönetim kuruyor ki, böyle bir yöntemin yol açacağı uluslararası sakıncaların tümüyle karşılaşılmış bulunacaktır.

3)  Boğazlar' da gemilerin özgürce ulaşımının sağlanması için hiçbir gerek yokken, Türkiye'nin bağımsızlık hakkını, varolma hakkını ve güvenliği hakkını doğrudan doğ­ruya çok ağır bir biçimde sarsmış oluyor.

4)  Söz konusu rejim [yöntem], Devletler dışında ye Milletler Cemiyeti'ni temsil etmeyecek olan uluslararası bir tüzel kişi yaratıyor.

5)  Türkiye'nin uluslararası durumu, kendisinden kopartılan topraklarda kurulan yeni Hükümetlerin durumundan, birtakım görüşlere göre, daha aşağı olacak. Çünkü, bunlar, kendi halklarının istekleri uyarınca Milletler Cemiyeti'nce saptanmış bir Dev­letin mandafsma. verilecek ve bu Devlet, Milletler Cemiyeti Konseyine, mandat' nın uy­gulanış biçimine ilişkin olarak vakit vakit hesap vermek zorunda olacaktır.

6)  Andlaşma tasarısının kurduğu rejim, izlenilen amaç uyarınca,  Boğazlar' m uluslararasılaştırılmasını sağlamak şöyle dursun, tam tersine, bunların bir başka Dev­letin  egemenliğine  geçmesini kolaylaştıracak.

 

Boğazlar' m uluslararasılığı ancak uluslararası bir organ, başka bir deyişle, bütün Devletlerin tüm topluluğunu temsil eden hukuksal bir organ, ile temsil edilebilir. Örne­ğin, tarafsız bir olağanüstü komiser görevlendirmek yoluyla bu amacın gerçekleşmeğe ulaştırılmasını sağlamak üzere, Milletler Cemiyeti'nden daha uygunu olamaz.

 

37. Maddede söz konusu edildiği biçimde, Boğazlar' ın, gemilerin özgür ulaşımına açık bulundurulmasını kabul eden Osmanlı Hükümeti, tasanda sınırlandırılan bölge­lerin kapsadığı toprak parçası gemilerin özgür ulaşımını sağlamağa yeterli bir dereceye indirilirse ve bununla kısıtlanırsa, yukarıda öne sürülen karşı çıkışların hukuk açısın­dan yine geçerli kalmakla birlikte uygulama açısından önemlerinden büyük bir bölü­münü yitireceklerini kabul eder.

 

Böyle olunca, aşağıdaki gibi sınırlandırılacak olan Çanakkale Boğazı bölgesine özgü olmak üzere, tasarının koyduğu rejimi kabule hazırdır:

 

A)  Avrupa'da, bütün Gelibolu yarımadasını kapsamına almak üzere, Şarköy

Karaçalı çizgisiyle,

 

B)  Asya'da, Karabiga (Marmara kıyısında) - Biga, Ezine, Behram Köy arasındaki toprak parçası.

 

41. Maddeden 45. Maddeye, ve 48. Maddeden 56. Maddeye kadar olan madde­ler hükümleri, böylece, sınırlandırılmış bölge içinde uygulanacak, Büyük Devletler temsilcileri ile aynı yetkisi olan bir Osmanlı temsilcisi Boğazlar Komisyonunda bulu­nacaktır.

 

Söz konusu sınırlandırmayı gösterir (1) sayılı ekli haritadan, bu çizginin, Çanak­kale Boğazı'ndan gemilerin özgür gidiş-gelişi konusunda askerlik açısından gereken gü­venliği tümüyle sağladığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Çanakkale üzerinde egemenlik ise, Boğaziçinde egemenliği sağlar. Bundan başka, sözü geçen bölge içinde bulunan Gelibolu, Lapseki, Çardak, Karabiga, Çanak, Akbaş, Ilgardere, Karanlık Liman, Kilikya limanları her büyüklükteki gemileri barındırabilir.

 

37. Madde hükümleri olduğu gibi metinde bırakılacaktır. Kırk üçüncü Madde hükümlerine gelince, Türkiye'nin kendi ticaretinin ve sanayiinin gelişmesine gerekli sayılıp, ayrıcalık [imtiyaz] verilmesi yoluyla yaptıracağı yapılara engel olmaması zo­runludur.

 

Askerlik açısından ve yine gemilerin ulaşımını sağlamak amacıyla, Türkiye, Bo­ğaziçi, Marmara Denizi ve Çanakkale kıyısında saptanacak bir bölge içinde berkitil­miş yerler [istihkâmat] yapmamağı yükümlenmeğe hazırdır. Amaç, başka bir deyişle, gemilerin özgür ulaşımının sağlanması göz önünde tutularak, bu bölgenin yüzölçümü saptanır.

 

Sözü geçen sularda kıyıdaş olmasa da, gemilerin özgür ulaşımı için askerlik açı­sından gerekli bölge içinde yerleşmiş bulunan herhangi bir Devletin toprağı konusunda da aynı yükümlülükte bulunulması gerekir (örneğin, Limni, İmroz, Samotras, Boz­caada ve Midilli adaları).

 

Bunun tersine, gemilerin özgür ulaşımının sağlanması gereği olmaksızın, Osmanlı ülkesinin tümünün ya da bir kesiminin sözü geçen Devletler askeri kuvvetlerince işgal altına alınması, Türkiye'nin bağımsızlığına doğrudan doğruya saldırı olur.

 

Bununla birlikte, Osmanlı Hükümeti Anadolu'da eylemsel olarak bozulmuş olan iç güvenlik yeniden sağlanıncaya kadar, Boğazlar' la Marmara Denizi'nin birtakım noktalarının Başlıca Devletlerce geçici olarak işgal edilmesini kabul eder. Böyle olunca, Türkiye, Boğazlar' dan gemilerin geçiş özgürlüğünü ve Boğazlar' ın bütün Devletler arasında tam bir eşitlik içinde her bayrağa açık bulundurulmasını sağlamak amacıyla ve bu amacın gerektirdiği ölçüde, Boğazlar üzerindeki egemenliğine getirilecek bütün kısıtlamaları tümüyle kabul etmektedir.

 

Öte yandan, İstanbul'un güvenliği için Osmanlı Hükümeti aşağıdaki istemleri öne sürer:

 

A) Osmanlı Hükümetinin, Boğazlar Komisyonu ile anlaştıktan sonra, vereceği izin durumu ayrı tutulmak üzere Boğazlar ve Marmara* sularında barış durumunda bile ne Başlıca Devletlerden birinin ve ne de başka bir Devletin, Başlıca Devletlerin birinden daha çok savaş gemisi bulundurmayacağı, 37. Maddenin hükümlerine eklen­meli.

 

Andlaşmanın Boğazlar' ın durumuna ilişkin hükümlerinin yerine getirilmesi için gerekecek olur ise, Osmanlı Hükümeti Komisyon ile anlaşarak bu kurallara aykırı izin­ler verebilecektir.

 

*Peyam-ı Sabah gazetesinde çıkan metinde   sadece  Boğazlar  denmesine karşın Vakit  gazetesinde çıkan metinde "ve Marmara" sözcükleri de eklidir  (Çev.)

 

B)  57. Maddeye gelince:

1) Türkiye savaş durumunda bulunursa:

a) Düşman bir Devletin ya da böyle bir düşman Devlet yararına [kullanılan]* savaş gemileri ile, savaş gemisi biçimine sokulmuş olan "gemileri Boğazlar' a girmekten yasaklanmalı, sözü edilen yasak, içinde savaş kaçağı olan bütün ticaret gemilerini de kapsamına almalıdır.

 

Savaş ilânı sırasında, Boğazlar sularında ya da Marmara Denizi'nde bulunan düş­man savaş gemilerine gelince, bunlar, hiçbir düşmanca eyleme girişemeden ve en çok oniki saati geçmemek koşuluyla, en kısa bir zamanda bu sulardan ayrılmak zorunda olmalıdır. Kendisi ile yakında savaşa girişmek tehlikesi varolan bir Devlete bağlı bir savaş gemisinin, savaş ilânından önce, sözü geçen sulardan ayrılmasını istemeye Os­manlı Hükümeti yetkili olmalıdır.

 

b)  Osmanlı Devleti ile savaş durumunda bulunan bir Devletin uçakları Boğazlar bölgesi ile Marmara Denizi üstündeki havalarda hiçbir eylemde bulunamamalıdır.

 

c)  Türkiye ile savaş durumunda bulunan  Devletçe,  Boğaz  sularında ve  Mar­mara Denizi'nde hiçbir düşmanca davranışa girişilememeli, fakat Türkiye, gerekirse, Marmara kıyılarındaki noktalar arasında askerlikle ilgili taşımalar yapabilmelidir.

 

Osmanlı Devletinin savaşa girmesi durumunda, işbu sorunun kendisi için alabi­leceği önem yüzünden, 57. Maddenin 4. fıkrasında sözü edilen düzenin Milletler Cemiyetince oluşturulmasını beklerken, yukarıdaki kuralların şimdiden kararlaştırılması zo­runludur.

 

2 - Osmanlı Devletinin katılmadığı bir savaş olması durumunda ki bu olasılık 57. Maddenin birinci, ikinci ve üçüncü fıkralarında göz önünde tutuluyor işbu üç fıkranın hükümleri, yapılmış olan öneri uyarınca sınırları saptanacak olan Çanakkale Boğazı bölgesinden başka Boğaziçi'ni ve Marmara Denizi'ni de kapsamına almalıdır.

 

58., 59. ve 60. Maddeler de Boğaziçi, Marmara Denizi ve Çanakkale' ye [Kale-i Sultaniye] uygulanmalıdır.

* * *

 

Osmanlı Hükümeti, Çanakkale Boğazı bölgesinin saptanması konusundaki öneri­sine uygun bir biçime sokulmak koşuluyla, 61. Maddeyi kabul eder. Üçüncü Bölümün ikinci Kesiminin eki de yukarıdaki önerilere uygun bir biçime sokulmak.

 

Boğazlar bölgesiyle Marmara Denizi için, Osmanlı Hükümeti, Süveyş Kanalı ko­nusunda 29 Ekim 1888 tarihinde İstanbul'da [Dersaadet'te] yapılmış andlaşmada belirtil­miş ve şimdiki andlaşmanın 109. Maddesi gereğince, çıkarlarına İngiltere'nin ardıl [halef] olmak istediği yönetim biçimine benzer bir rejim kuracak bir Sözleşme tasarısı­nın görüşülmesine hazır olduğunu bildirir.

 

Trakya.

27. Madde, Doğu Trakya'nın Yunanistan'a bırakılmasını içermektedir. Bu mad­deye dayanarak çizilen sınır çizgisi (1) sayılı haritada işaret olunmuştur.

 

Bu maddenin hükmü, Osmanlı Devletinin yaşam hakkına, varolma ve güvenlik hakkına olduğu kadar, ulusal topluluk [milliyet] ilkesine ve ulusların kendi yazgılarına egemen olmaları hakkına da en ağır bir biçimde saldırıda bulunmaktadır.

 

* Gerek Vakit gerek Peyam-ı Sabah metinlerinde bu cümlecik şöyledir "Düşman bir devletin veya böyle bir düşman devlet menfaatinin Sefain-i harbiyesi ile...." (Çev.)

 

1  - Ulusal topluluk ilkesi açısından, Edirne ile birlikte Doğu Trakya'da üç yüz altmış bin Türke karşı ancak iki yüz yirmi dört bin Rum halk vardır.

 

Toprakların yüzde seksen dördü Türklerin eğenimi [tasarrufu]* altındadır.

 

Bu yörede yerleşmiş bulunan çeşitli ulusları gösteren bir grafik** (numara 1), bu çeşitli ulusların oturdukları köylerin sayısını gösterir bir harita (numara 2) ve Trakya konusunda tamamlayıcı bilgiler veren bir kitapçık (numara 3) eklidir. Bu belgeler, Rumların Trakya'da çoğunluğu oluşturdukları ve toprakların en büyük parçasını egenimleri altında bulundurduklarına inandırmak amacına yönelmiş bildirilerin ne öl­çüde yanlışa bulaşmış olduğunu açıkça kanıtlamaktadır.

 

Eğer bu konuda ufak bir duraksama varsa, Osmanlı Hükümeti, ulusal topluluklar ilkesinin hakkiyle uygulanmasını sağlamak üzere, gerçeğin ortaya çıkmasına yol aça­cak gerekli incelemeleri yapmak göreviyle yükümlü uluslararası bir komisyon kurul­masını önerir.

 

2  - Osmanlı Devletinin yaşam hakkı, varolma  ve güvenlik hakkı  bakımından da durum pek açıktır.

 

Bir yandan, gerçekten yeni sınır gereğince, Yunanistan Trakya'da Karadeniz kı­yısına ve Marmara yöresine yerleşmektedir. Bu durum, İstanbul ve dolayının yarım çember içine alınması demek olduğu gibi, Yunan sınırının İstanbul'a [Dersaadet'e] top menzili kadar yakınlaşması dolayısıyla da durum bir kat daha ağırlaşmaktadır. Yunanistan destekleme bulmuş bir ordu ve savaş donanmasına malik olduğu halde, Osmanlı ordusu hemen hemen dağıtılmış ve donanması kaldırılmış olmakla, İstanbul'un korunabilirliği bir kat daha tehlike karşısında bırakılmış olacaktır.

 

Öte yandan, İstanbul, yaşayabilmek için, kendisine bağlı geniş bir içele*** [hinter­landa] gereksinme duymaktadır.

 

Terkos Gölü ve Istranca yöresi, İstanbul'un suyunu ve yakacağını sağlar. Bunlar, söz konusu sınıra birkaç kilometre yakınlıkta bulunduğundan, Yunanlıların beklenmez bir davranışı doğrudan doğruya İstanbul'u ele geçirebilecektir.

 

Bundan başka, Doğu Trakya ekonomik bakımdan da İstanbul'dan ayrılık kabul etmez. Çünkü, İstanbul yiyeceğinin büyük bir bölümünü bu il sağladığı gibi, kendi gelişmesi de İstanbul yüzünden olanak içine girmektedir.

 

Bu bakımdan, Trakya'yı Osmanlı Devletinden ayırmak, İstanbul'u tehdit etmek demektir. Oysa, özgür ve bağımsız bir ulus olarak, Osmanlı ulusunun geleceği İstanbul'un güvenliği ve korunabilirliği ile pek sıkı ilgilidir.

 

Bütün bu soysal [ırki], siyasal ve ekonomik görüşler Trakya'nın bırakılmasına karşı güçlü kanıtlar oluşturmaktadır.

 

Halkın önemli bir çoğunluğunu meydana getiren Trakya Türkleri, ulusal birlik­lerini korumaya kesin kararlıdırlar. Yunanlıların Makedonya'da ve sonraları İzmir'de işledikleri kıyımlardan ibret alan sözü geçen Türkler, bunların kendi topraklarına gir­melerine eylemsel olarak karşı koyacaklardır.

 

* Ord. Prof .Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu (Türkçeleştirilmiş Metinleriyle Birlikte Türk Medeni Kanunu m Borç­lar Kanunu. Cilt III: Terim ve Sözcükler Kılavuzu, T.D.K. yayını, Ankara, 1975) "tasarruf" karşılığı "eğenim" terimini önermektedir. (Çevirenler)

 

** Metinde   aynen   "grafik"   denmektedir.

 

*** "İçel" sözcüğü ilk kez Ahmet Selahattin bey tarafından kullanılmıştır: Bkz. Seha L.Meray, Lozan'ın Bir öncüsü Prof. Ahmet Selahattin Bey (1878-1920), Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1976, s.12.

 

Oradan kan dökülecek, bütün bu yörede güvenlik ve düzenlik [asayiş] bozulacak­tır ve bu kargaşalıkların komşu yörelerde, Balkanlarda ve İstanbul'da kaçınılmaz tep­kileri olacaktır. Barış, ticaret ve bütün Devletlerin çıkarları bundan dolayı çok ağır bi­çimde tehdide uğramış olacaktır.                              .

 

Bu yüzdendir ki, Devletin en bir inci hakları ve ulusal topluluklar [milliyet] ilkesi adına olduğu kadar, dayanaklı ve sürekli bir barışın elde edilmesi için, Osmanlı Hü­kümeti, Doğu Trakya'nın Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında yapılmış 16 ve 29 Eylül 913 tarihli andlaşmada saptanan savaştan önceki sınırıyla Osmanlı egemenliği altında bırakılmasını ister.

 

İzmir.

Tasarının altmış beşinci ve onu izleyen maddeleri hükümleri, İzmir ve ona bağlı yöreyi Osmanlı egemenliğinde bırakmakla birlikte, bu egemenliğin yürürlüğe konul­masını ve uygulanmasını Yunanistan'a vermektedir. Bu durum, söz konusu toprakların adı geçen Hükümetçe kesinlikle kendisine katılmasını hazırlamak demektir. Çünkü, bu Hükümet, beş yıl boyunca, kamuoyunun hiç olmazsa görünüşte kendisine uygun bir sonuç vermesini sağlamak için gerekli yürütme araçlarına malik olacaktır.

 

Osmanlı Devleti, halkının önemli bir bölümünün yokolması kabul edilmez hak­larını en ağır bir biçimde çiğneyecek olan şu çözüm, biçimini uygun göremez.

* * *

 

Osmanlı Devleti, herşeyden önce, şu düşünceler belgesinin başlangıcında anılmış olan ulusal topluluklar ilkesinden ve ulusların kendi yazgılarına egemen olmak hak­kından destek görmek ister.

 

Ekli çizelge, söz konusu topraklar halkının çok büyük bir çoğunluğunun Müslü­man olduğunu göstermektedir. Bu çizelge, Fransa'nın 1893-1897'de Ermeni sorununa ilişkin olarak yayınlanmış Sarı Kilab'ındaki istatistiklere ve Vital Guinet* adlı Fransız yazarının 1892'de yayınlanmış Osmanlı Asya'sı adlı yapıtı ve Osmanlı istatistikleriyle doğrulanmış bulunmaktadır. Hiçbir haldi neden olmaksızın, İzmir'in Yunan askerle­rince işgalinden bu yana, Rum halkının sayısını arttırmak gereksinmesi yüzünden, bu yöreye pek çok Yunanlı getirilmiş, oysa, öte yandan, Türkler zorlama önlemleri ve bas­kılarla bu yöreden çıkartılmıştır. Ne var ki, bu önlemler sonuç üzerine bir etki yapa­mayacağı gibi, Türk öğesinin hâlâ çok büyük bir çoğunlukta bulunmasına da engel olmuyor. İzmir ve dolaylarında 1919 yılı Mayısında meydana gelen olaylara ilişkin olarak Başlıca Devletlerin kendi temsilcilerince Mayıs 1919 tarihinde düzenlenmiş olan raporun bu konudaki değeri hiçbir zaman yadsınamaz.

 

Bu rapor kabul etmektedir ki:

1.  Aydın ilindeki Hıristiyanların genel durumu Bırakışmadan   [Mütarekeden] beri memnunluk verici olmuş, bunların güvenliği tehdide uğramamıştır.

2.  Bir uygarlık görevinin uygulanmasına benzemekten pek uzak olan Yunan iş­gali derhal fetihler ve Haçlılar Savaşı görünümüne bürünmüştür.

3.  15 ve 16 Mayıs tarihinde İzmir ve dolaylarında meydana gelen olayların so­rumluluğu Yunan Başkomutanlığına düşmektedir ki, sözü geçen olaylar yüzünden ce* Bu okunuş Osmanlıca metindeki arap harfleri ile yazıma dayanmaktadır. (Çev.)

zalar uygulamak yoluyla, bu sorumluluk Yunan Hükümetince de kabul edilmiştir. Bununla birlikte, sorumluluğun bir bölümü, genel hukuktan dolayı tutuklu olan kişi­lerin, Yunanlıların gelmesinden önce kaçarak silâhlanmalarına engel olacak hiçbir önlem almamış olan Osmanlı görevlilerine de düşmektedir.

4.  Yunan askerlerinin ileri hareketi sırasında ülkenin içerlerini kana bulayan ağır kargaşalıklardan dolayı, Yunan Hükümeti, İzmir'deki kendisim temsil eden büyük si­vil [mülki] görevlilerin eylemlerinden sorumludur.

5.  Menderes vadisinde meydana gelen karışıklıkların birinci nedeni haklı bir ge­reği olmaksızın yapılan işgalden doğmaktadır.

6.  Menemen kıyımının [katl-i âminin] tek sorumlusu Yunanlılardır. Rapor şöyle son bulmaktadır:

"1. İzmir'de ve Aydın İlinde Yunan işgaliyle ortaya çıkan durum doğru değildir. Zira, düzenliğin [asayişin] korunması bahanesine dayanan işgal gerçekte, her bakım­dan bir toprak katma [ilhak] olduğunu göstermektedir. Bu işgal, düzenliğin ve dingin­liğin [sükûnetin] yeniden kurulmasıyla bağdaşamaz.

"2. Eğer işgal düzenliğin ve dinginliğin korunması amacına dayanmakta ise bu, Yunan askerlerine değil Müttefiklerin askerlerine verilmelidir.

 

"Yunanlıların işgal olgusunu sürdürmeleri, ancak, buranın Yunanistan'a kesin katılması amacına dayanmaktadır.

 

"Bu işgal, ulusal topluluklara [milliyetlere] saygıyı ilân eden ilkeye aykırıdır. Zira, işgal edilmiş yörede, İzmir kentiyle Ayvalık dışındaki yerlerde, Türk öğenin Yunan öğesine üstün gelmesine hiçbir zaman karşı çıkmak olanağı yoktur."

 

Komisyon raporunda, buna karşı zaten hıncını açıklamış olan Türk ulusal duygu­larının, bu toprak katmasını kabul etmeyeceğinin bildirilmesinin bir görev gereği olduğu eklenmektedir. Türk ulusal duygulan bunu ancak zona, başka bir deyişle, bir savaş gücü önünde bırakabilecektir. Onu da, az bir başarı umudu karşısında, Yunan kendi başına gönderemez.

 

Bu rapor, Osmanlı Hükümetinin bu görüşlerine olduğu gibi eklenecek ölçüde önemlidir.

 

Bu raporun içindekiler o kadar kesin ve açıktır ki, Komisyon soruşturmasını yap­tığı vakit, Müslümanlardan birçoğu Yunan işgali önünde, daha önce konutlarını bıra­karak kaçmış oldukları halde, yine ekli çizelgedeki bilgileri doğrulamıştır.

 

Yunanistan'ın savlarını kesinlikle red eden ve boşa çıkaran kanıtlayıcı görüşlere, Osmanlı Devleti, aşağıdaki siyasal ve ekonomik açılardan karşı çıkışlarını eklemeği ge­rekli görmektedir.

 

Tümüyle Türk olan Anadolu'nun her bakımdan kapısı bulunan İzmir'e yabancı bir Devletin el koyması, Osmanlı Devletinin ulusal ve siyasal bütünlüğünü çok ağır bir biçimde bozacaktır.

 

Özellikle Yunanistan'ın gizlenmesi güç maksadı, bir kolu Doğu Trakya'ya, öteki İzmir'e yerleşecek bir kıskaç içinde, İstanbul ve Boğazlar' ı kuşatmak olduğundan dolayı durum bir kat daha korkunçtur. .

 

Türk ulusu varolma hakkını ve varlığını sürdürme hakkını savunmaya kesin ka­rarlı olduğundan, bu istilâ özlemi her zaman patlak vermesi beklenecek anlaşmazlık­lar doğurmaktan başka bir şeye yaramayacaktır.

 

Bu sorundaki yaşamsal önemi tümüyle kavramak için haritayı incelemelidir. O zaman açıkça görülüyor ki, İzmir, tek çıkış yeri bulunduğu çok geniş bir kıtanın ticaret ve sanayi merkezidir. İzmir'in zorla alınması, yaşamasına ancak İzmir aracılığıyla ola­nak bulunan bütün İzmir'e bağlı yöreye el koymak demektir.

 

Gerçekten, Menteşe ve Teke sancaklarının kuzey bölgesi ve Aydın ilinin güney yanı, doğu yanının bir kesimi, ürünlerini Denizli - Aydın demiryolu ve İzmir limanı aracılığıyla yurt dışına yollamaktadır. İşte bu liman ve Karahisar - Manisa demiryolu ile Konya ili ve Karahisar’ ı sahip sancağının büyük bir bölümü ile Aydın ilinin doğu yöresi ürünlerinin çok büyük bir kesimi geçirtilmektedir.

 

Bandırma ve Balıkesir yöresi ürünleri yine bu İzmir limanı ve Bandırma - Manisa demiryolu aracılığıyla yurt dışına gönderilmektedir.

İzmir'i ve bu kentte sona eren üç demiryolunu Yunanlılara teslim etmek, Anado­lu'yu boğazından yakalamağa izin vermek demektir.

 

Bundan başka, İzmir, Osmanlı Asya'sının tek sanayi merkezidir; Küçük Asya'nın batı kesiminin ve Aydın ilinin bütün ham maddeleri ve ürünleri orada toplanmakta ve böylece incir, üzüm, pamuk ve pamuk yağı, palamut, meyan kökü, zeytin ve susamı da kapsamak üzere, memleketin ürünleri de satış ve yurt dışına gönderilmek için İzmir'de hazırlanmaktadır. Bu ürünler ticaret değerlerini İzmir'de kazanırlar.

 

Böyle olunca, İzmir'den vazgeçmek, Batı Küçük Asya'nın hiç olmazsa yarı tica­ret ve tarım değerinden yoksun olmağa eşittir. Büyük Devletlerin, Yunanlılar yararına Türk ulusundan böyle bir özveriyi beklemeleri olanağı olamaz.

 

Yukarıdaki görüşlerden, Osmanlı Devleti için, İzmir limanı içinde serbest bölge kurulması, sözü edilen kentin elden çıkmasından doğacak büyük zararı hiçbir bakım­dan karşılamayacağı açıkça ortaya çıkmış oluyor. Kaldı ki, İzmir'de yerleşmiş bulunan yabancı ticaret ve sanayi iş adanılan, Müttefiklerarası Soruşturma Komisyonuna, ken­tin Yunanlılarca işgalinin ticaret üzerinde yaratacağı kötü tepkileri bildirmişler ve ne İzmir'in Anadolu'suz ve ne de Anadolu'nun İzmirsiz yaşayamayacağını belgelemiş­lerdir.

 

Böyle olunca, Yunan askerlerinin İzmir yöresinden hemen geri çekilmesini ve hak­ka dönülmesini isteyen Osmanlı Hükümeti, Osmanlı ülkelerinin her yanında olduğu gibi, bu yörede de azınlıkların haklarını sağlama yükümünü kabul etmeye hazırdır.

 

Eğer bu güvenceler yetersiz sayılırsa, konutlarını bırakıp gitmek zorunda kalmış olan halkın geri dönüşleriyle kişi dokunulmazlıkları güvenceye alınıncaya kadar ençok üç yıl süreyle, Yunan askerlerince işgal olunan İzmir ve yöresinin, Başlıca Müttefik Devletler askerlerince işgalini kabul edeceğini Türkiye bildirir.

 

Osmanlı temsilci heyeti, aşağıdaki görüşleri de Konferansın dikkatlerine sunmağı görevleri arasında sayar.

 

Yunan askerleri İzmir'e girdikleri günden beri kıyım [katl-i âm] ile yağmaya ve her türlü saldırılara kendilerini vermişlerdir. Bu durum, yalnız Müttefiklerarası So­ruşturma Komisyonunun raporuyla değil, üstelik o sırada Yunan işgalci askerleri­nin Başkomutanı Albay [Miralay] Zafiryo'nun 16 Mayıs 1919 tarihli günlük buyruğu ile, ve 4 Haziran 1919 tarihli bildirgesiyle kanıtlanmıştır.

 

Albay Zafiryo bildirgesine şöyle başlamaktadır: "Her yandan alınan haberlere göre il ve komşu yöreler Rum halkı, Türklere karşı silâh kullanmakta ve bunların mal­larını yağma etmektedir."

 

Yunan askerleri ile, bunların buyruklarına uyan İzmir Rumlarının saldırıları ve baskıları önünde yüz yirmi binden çok Müslüman, taşınır ve taşınmaz mallarını bıra­karak, göç etmek zorunda kalmışlardır. Bir yıldan beri konutsuz ve geçim araçlarından yoksun kalmış olan bunlardan birçoğu yokolmuş ya da korkunç bir yoksulluk içinde kalmıştır.

 

Aydın'da yerleşmiş otuz bin Türkten ancak birkaç aile vardır. Bu kentte 5.800 konut yakılıp-yıkılmış ve [Aydın] dolaylarında 51 Türk ilçesi ateşe verilmiştir. Bergama halkının gösterdikleri direnç üzerine geri çekilme zorunda kalan Yunan düzenli kuvvetleri, öç almak için, Osmanlı Hükümetinin öğütleri üzerine konutlarından ayrılma­mış olan Menemen ve dolayları islam halkını topluca öldürmüşlerdir. Ancak, bu kan dökme sırasında, rastlantı olarak Menemen'e gelmiş olan İngiliz teğmeni Hiam ve Fransız donanmasından teğmen Durand'ın karışmalarıyla, mutsuz halkın bir bölümü kurtulabilmiştir.

 

Yine bu Yunan düzenli kuvvetleri, ikinci saldırıları sırasında, Bergama'da kalmış olan çocuk, yaşlı bütün halkı öldürmüşlerdir. İzmir olayları konusunda soruştur­mayla görevlendirilmiş Komisyonun soruşturmaları ile şurası da açıklığa çıkmıştır ki," il içinde Yunan askerlerinin savaşan sıfatıyla içine girmedikleri yerlerde işledikleri soy­gunculuk ve yıkımın korkunçluğu öteki yerlerde işlenilenleri fersah fersah aşmaktadır;

 

Bu eylemler, askeri hareketler yüzeysel özürüne bile dayanmamaktadır. Sözü edilen olaylar, yalnız İzmir'in Yunanlılara bırakılmasını reddetmekle ve çürütmekle kalmayıp, üstelik uluslararası hukuka saldırı biçiminde işlenen zarar ve ziyanın öden­mesini gerektirir. Osmanlı Hükümeti, hakları yitirilmiş olan her kişinin ulusal toplu­luğu ister Müslüman ister Rum olsun, ödence [tazminat] elde etmeleri gerektiği dü­şüncesindedir. Bir hakemlik mahkemesi, bu yüzden doğan ödenceleri [tazminatı] sap­tamakla görevlendirilmelidir.

 

Ermenistan

Osmanlı Devleti, Ermenistan için gerekli yaşam koşullarının sağlanması gereğini kabul eder. Ancak, öte yandan, Türklerin yerleşmiş oldukları yöre aynı yaşam koşul­larından yoksun bırakılmamalıdır.

 

Osmanlı Devleti ile Ermenistan arasındaki sınırın saptanması için, Osmanlı Hü­kümeti, söz konusu olan topraklara ilişkin olarak, ulusal topluluk [milliyet] ilkesine ve ekonomik, siyasal yaşam koşullarının sağlanmasına saygı gösterilmesini ister.

 

Siyasal açıdan, Ermenistan'a katılmak üzere Osmanlı Devletinden Müslüman hal­kın ayrılması, bir yandan Türkiye'nin soysal [ırki] birliğine saldırı ve öte yandan Ermenistan içinde sürekli bir anlaşmazlık kaynağı oluşturacaktır. Türkler ve Kürtler, Ermeni Cumhuriyeti içinde bir çoğunluk meydana getireceklerdir.

 

Bu görüşler, Ermeni kaynaklarının bilgileriyle de doğrulanmıştır.

 

Gerçekten, Osmanlı Devleti ile Kafkas Cumhuriyeti arasında yapılmış Bırakışma­dan [Mütarekeden] önceki görüşmeler sırasında, bugün kurulmuş olan Kafkasya Ermenistanı konusunda Ermeni temsilci heyetinin verdiği öneri, bu konuda açık bilgiler içermektedir ki, bunun ana noktaları aşağıdadır:

Dağıstan dışında, Kuzey Kafkasya'nın 210.000 kilometre kare yüzölçümünde aşağı yukarı 7.100.000 nüfusu vardır ki, bunun:

2.600.000'i Müslüman,

1.825.000'i Ermeni, 1.750.000'i Gürcü, 900.000'i çeşitli uluslardandır.

7.075.000

 

O zaman Ermenistan'ın Kuzey Kafkasya'da istediği topraklar, bütün Erivan eya­leti ile Tiflis eyaletinin güney kesimini ve Elizabetpol eyaletinin güney-batı kesimini kap­samakta idi ki, bu da 52.500 kilometre kare toprak üzerine aşağıdaki biçimde bölün­müş olan 1 .762.000 nüfusa malik bulunuyordu:

 

1.154.000 Ermeni, 526.000 Müslüman, 25.000 Yezidi, 7.000 Gürcü, 50.000 öteki uluslardan. 1.762.000

 

Böylece sınırlandırılan bir Ermenistan, yalnız 1.154.000 nüfusa karşı 526.000 Müs liman halkı içermekteydi, Eğer Osmanlı Devleti Doğu illerinin kimi kesimleri de Er­menistan'a eklenirse, Cumhuriyet' teki Müslüman halkın sayısı Ermeni öğesinin iki ya da üç katına varır. Bundan da, doğal olmayan ve süreksiz bir durum ortaya çıkar. Ger­çekten, Ermenistan'a bitişik Osmanlı toprakları Bayezid ve Lazistan sancaklarından Bayazid'de 13.000 Ermeniye karşılık 109.000 Müslüman, ve Lazistan'da 210.000 Türke karşı ancak 35 Ermeni var olduğuna göre, 24 Müslümana karşı bir Ermeni bulun­duğunu göz önünde tutmak gerekir.

 

Sınır sorununun ekonomik bakımdan incelenmesinden ortaya çıkan sonuç, halkın bağlantılı oldukları soylar [ırklar] konusundaki incelemelerden ortaya çıkan sonucun aynıdır. Rus istilası ile Ermeni ayaklanmasının yol açtığı acıklı yoksulluktan Türkiye'­nin kurtulabilmesi için, sözü geçen yörenin içeri yerlerini denize bağlayacak yollar bı­rakmak zorunludur. Bu yolların en önemlisi Bayezid  Karakilise - Eleskird - Hasan Kale - Erzurum - Bayburt - Gümüşhane - Trabzon yoludur. Bu yolun Türkiye'den koparılıp alınması, Doğu illeri halkını açlığa mahkûm etmek demektir. Oysa, Batum, Ermenistan'a çıkış yeri hizmetini görebilir. Kaldı ki, Osmanlı Hükümeti, Ermenistan ticareti konusunda, sözü geçen Hükümetin akla yatkın olarak isteyeceği her türlü ko­laylıkları sağlamağa hazırdır.

 

Bütün bu soysal [ırki], siyasal ve ekonomik düşüncelerden, Ermenistan'ın, eski Osmanlı Devleti Rusya sınırından daha çok genişletilmesine yer olmadığı sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Türk - Ermeni sınır sorunu, gerçeklere dayanan görüşler üzerine kurulmuştur. Eğer bu konuda bir anlaşmazlık ortaya çıkarsa, uluslararası bir komisyon gerekli soruşturmayı yapmakla görevlendirilecektir. Böyle olunca, Osmanlı Hükümeti, Başlıca Müttefik Devletler temsilcileriyle bir Osmanlı ve bir Ermeni temsilcisinden olu­şan özel bir komisyonun, Ermenistan'a denize bir çıkış yeri sağlamak için, yerinde ge­rekli soruşturma yapmakla görevlendirilmesini ister. Bu komisyonun raporu sunulur sunulmaz, Başlıca Müttefik Devletler ile Türkiye ve Ermenistan arasında bir Sözleşme yapılacaktır.

 

Osmanlı Hükümeti, Ermenistan sınırına bitişik Türk topraklarının karşılıklı ol­mak koşuluyla askerlikten arındırılması ilkesini kabul eder. Soylar [ırklar] üzerine incelemeleri kapsayan üç harita eklidir. Bunlardan biri, 1914 yılındaki Ermeni resmi istatistiklere; ikincisi, V. Guinet'nin* yapıtıyla, Rus generali Mayeski'nin Bitlis ve Van illeri konusunda bir grafikine; ve üçüncüsü, Sarı Kitap'a göre Küçük Asya'daki Müs­lüman, Rum ve Ermeni öğelerinin oranlarını göstermektedir.

 

Kürdistan

Padişaha [Zat-ı Şevketsimat Hazret-i Padişahi'ye] ayrılmamak üzere bağlı olan Kürtlerin, hiçbir biçimde tam bağımsızlıklarını istemedikleri ve gelecekte de iste­meyecekleri gibi, üstelik Türk ulusu ile kendilerini birleştiren bağların gevşemesini bile istemeyeceklerine Osmanlı Hükümetini inandıracak pek ciddi nedenler vardır. Bunun­la birlikte, Osmanlı Hükümeti, halk bu isteği açıkladığı vakit, Kürt öğesinin üstün bu­lunduğu topraklarda yerel özerklik kabulü ilkesini kabule hazır olduğunu bildirir. An­cak, 62. Maddede gösterilen sınır gerçek soysal [ırki] duruma uymamaktadır. Elazığ ve Diyarbakır [Mamuretülaziz ve Diyarbekir] illeriyle Siverek sancağının batı ve güney kesimleri Türktür. Yalnız Diyarıbekir ilinin kuzey-batısındaki Dersim sancağı Kurt­tur.

 

Kürt halkı, özellikle Bitlis ve Van illeriyle Musul ilinin bir kesiminde yoğun bir durumdadır. Oralarda ve özellikle İran'a komşu yerlerde ve Kuzey tarafında Kürtler çok sayıdadır. Buna karşılık, Erbil, Altın Köprü, Tozhormatu bölgelerinde çoğun­luğu elde tutan Türkler oturmaktadırlar.

 

Ulusal topluluklar [milliyetler] ilkesinin hakkiyle uygulanması gereken ve gerçeğe dayanan şu sorunlarda anlaşmazlık olursa uluslararası bir komisyon aracılığıyla du­rum incelenebilir.

 

Suriye ve Elcezire**  [Irak]

1 - Tasarıda düşünülen sınır, Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türk halkı çoğun­luğunun yerleşik bulunduğu toprakların bir bölümünü ayırmaktadır. Bu, 1914 yılında yayınlanıp, bu görüşlere ekli bulunan (beşinci ek) soylara [ırklara] ilişkin resmi belge­lerden çıkmaktadır. Türkiye, ulusal topluluklar [milliyet] ilkesinin, başka yerlerde ol­duğu gibi, burada da uygulanmasını ister.

* Bak. Sayfa 21 dipnotu. ** Elcezire   (Sevr'de   Irak)   (Mezopotamie.)

 

Bu ilkenin hakkiyle uygulanması için, Osmanlı Hükümeti, soy [ırk] açısından gerçek durumu ortaya çıkarmak amacıyla gerekli incelemelerde bulunmak üzere, ulus­lararası bir komisyon kurulmasına hazır bulunduğunu bildirir.

2 - Bundan başka, bu toprakları Osmanlı Devletinden ayırırken, tasanda düşü­nülen çizginin kuzeyinde bulunan geniş bölgenin ekonomik ve ticaret gereksinmeleri üzerinde bir şey söylenmemektedir.

 

Birinci olarak  Gerçekten, Nuseybin ile Adana arasındaki demiryolu, Maraş, El­bistan, Malatya, Harput, Van ve Bitlis taşımacılığı için zorunludur. Oysa, Elcezire'de [Irak] Fırat ve Dicle nehirleri ve Suriye'de kuzeyden güneye uzayan demiryolları, bunları denize bağlayan demiryolları bu kıtaların doğal ticaret yolları olup, ticari gereksinmelerine bol bol yeterler.

 

İkinci olarak  Anadolu'nun bu kesiminin denize tek çıkış yeri iskenderun limanı­dır. Halep kenti, kendisini iskenderun limanına bağlayan demiryoluna uzunlamasına eşit başka bir demiryoluyla Trablusşam kentine bağlı olduğundan, sözü edilen Halep kentinin iskenderun limanına gereksinmesi yoktur.

 

Eğer bu konuda en küçük bir kuşku varsa, yukarıda anlatılan uluslararası soruş­turma komisyonunun incelenmesi, bu ekonomik ve ticari sorunu da kapsamına alabi­lecektir.

3 - Böyle olunca, Osmanlı Hükümeti, ulusal topluluklar [milliyet] ilkesine ve ticaretin gereklerine dayanan görüşler uyarınca, sınırın Akdeniz'de Resülbasit'ten başlayarak, Halep kuzeyinde Minbah'dan ve Nuseybin'in güneyi ile Musul kuzeyin­den geçerek Hankin'de sona erecek biçimde çizilmesini ister.

 

Yapılan incelemelere göre, demiryolunun güneyinden geçecek böyle bir sınırın, soy [ırk] gereklerine gerçek biçimde uygun bulunduğu ortaya çıkmaktadır. Bu sınır ekli harita üzerinde çizilmiştir.

 

Osmanlı Hükümeti, tasarıda işaret olunmuş olan çizgi ile yukarıda belirtildiği üze­re istenen çizgi arasında kalacak topraklardaki demiryolundan ilgili Devletlerce eşit ölçüde yararlanılmak üzere, sözü geçen Devletlerce gereken önlemlerin alınmasını za­ten kabule hazırdır.

 

Hicaz

Osmanlı Hükümeti, Hicaz'a ilişkin olan 98,, 99. ve 100. Maddeler hükümlerini kabul eder. Bununla birlikte, bu hükümler Padişah'ın [Zat-ı Kazret-i Padişahi'nin] taşıdığı Halifelik sıfatı ile özdeş olup, bütün islam dünyasınca yüzyıllardan beri kabul edilmiş olan ve Mekke ile Medine'deki Kutsal Yerler [Makamat-ı Mübareke] üzerin­deki yetkilerinden ve ayrıcalıklarından vazgeçmeği ve sözü edilen yetkilerin ve ayrıca­lıkların kısıtlamaları gerektirmediğinden, Osmanlı Devleti, 99. Maddenin aşağıdaki gibi değiştirilmesini ister:

 

"Bütün ülkelerde yerleşmiş Müslümanların gözünde Mekke ve Medine temiz kent­leriyle [belde-i mutahhareleri] Kutsal Yerlerin taşımakta olduğu kutsal nitelik yüzün­den, Hicaz Kralı [Hazretleri] ile Hac ödevini yerine getirmek için, ya da başka her tür­lü dinsel amaçlar ile, Hicaz yönüne gidecek olan bütün Müslümanlara özgürce ve güç­lük olmaksızın girmelerini sağlamak ve Padişahın [Zat-ı Hazret-i Padişahi'nin] bu iki kent [beldeteyn] ile Kutsal Yerler üzerinde islam Halifesi sıfatıyla sahip oldukları yet­kilere ve ayrıcalıklara ve Şeriat düzeni [Şer-i Şerif] uyarınca kurulmuş ya da kurula­cak olan vakıflara saygı göstermeği yükümlenir.

 

Böyle olunca, "Hadim-ül Haremeyn-üs Şerifeyn" [Kabe hizmetlisi] sanını taşı­yan Padişah [Zat-ı Şevketsimat-ı Hazret-i Padişahi] bu sıfatla, bir Kabe'de [Kâbe-i Muazzamada] öteki peygamberin doğum yerinde [Harem-i Şerif-i Cenab-ı nebevi'de] iki temsilci bulunduracaktır.

 

Bundan başka, yüzyılların gelenekleri uyarınca, Padişah [Zât-ı Hazret-i Padişa­hi] tarafından her yıl bir mektupla birlikte önceki Sultanların [Selâtin-i Salifenin] ya da iyiliksever kişilerin [erbab-ı hasenat] Kutsal Yerlere olan koruyuculukları gereği olarak armağanlardan oluşan Sürre gönderilecek ve [Fehametlû] Hicaz Kralı [Haz­retleri] Sürre'nin geri gelişinde yanıtını sunacaktır."

 

Azınlıkların Korunması

Türkiye, Devletlerin ülkeleri içinde bulunan azınlıkların korunmasının kendileri için genel ve karşılıklı bir ödev olduğunu kabul eder. Türkiye, buna içtenlikle uymağa hazırdır.

 

Osmanlı Hükümeti, 147. Madde hükümlerinin, Saint-Germain ve Neuilly andlaşmalarının içeriğine uygun bir biçimde değiştirilmesi ve aynı güvencenin Osmanlı ülkeleri dışındaki Türk azınlıklarına da sağlanması durumunda 141-145 ve 147. Mad­deler hükümlerini temel kurallar olarak kabul etmeğe hazırdır.

 

Karaya, Denize ve Havaya İlişkin Hükümler

1-  Osmanlı Hükümeti, bütün ulusların genellikle silâhlarını sınırlandırmalarına başlangıç olmak üzere, silâhlı kuvvetlerinin azaltılmasını kabul eder.

2-  Bununla birlikte, bu sınırlandırmalar güvenlik ve düzenlik [asayiş] gereklerini göz önünde tutarak yapılmalıdır. Eğer bu konuda güvenlik altında bulundurulacak sınırlarla kıyıların genişliği Osmanlı ülkelerinin çeşitli kesimleri arasındaki ulaşım güç­lüğü göz önünde tutulursa, gerek jandarma ve gerekse yedek kuvvetler ve kolluk kuvvetleri [kuvve-i inzibatiye] bakımından saptanan asker sayısının yetersiz olduğu kabul olunur.

3-  Osmanlı Hükümeti, askerliğe ilişkin maddelerin uygulanmasını denetlemek için, Müttefikler arası askeri bir denetleme komisyonu ile, jandarma askeri ve yedek kuvvetlerle polis kuwetinin kurulması için de Müttefiklerarası bir askeri komisyon kurulması ilkesini kabul eder.

4-  Ülkenin bir takım kara bölgelerine bölünmesi ile, bu bölgelerde Osmanlı Hü­kümeti hizmetine verilecek yabancı subayların aynı uyruklukta olanlarının toplanması ve görevlendirilmeleri, yetki [nüfuz] bölgelerinin kurulmasını hızlandıracaktır.

 

Bundan başka, bu durum, güvenlik ve düzenliğin [asayişin] korunması görevim de sarsacaktır. Bu yüzden, Osmanlı Hükümeti bunu kabul edemez.

 

Bununla birlikte, üç bölümün kurulmasını kabule hazırdır: 1-Jandarma, 2- Ye­dek kuvvetler, 3- Polis kuvvetleri [kuvve-i inzibatiye]. Bu üç bölümden her birinin azaltılması, Osmanlı Hükümetinin buyruğu altında ve tümü aynı uyruklukta bulunan su­baylardan oluşan bir kurulun sorumluluğuna bırakılacaktır.

5-  Osmanlı Hükümeti, gönüllü yönetiminin Osmanlı Devleti kaynaklarının sağ­lamasına gücünün yetmeyeceği giderlere yol açacağını bildirir.

6-  Deniz işlerine gelince, bu konudaki hükümler, kıyıların korunmasına ve gü­venlik altında tutulmasına ve 6.000 kilometreyi aşan bir yerde balıkçılık hizmetlerini sağlamağa elverişli olmalıdır. Komşu adalar halkının kaçakçılığı ve bir de son zaman­larda Karadeniz'de olan deniz hırsızlığı, sözü geçen koruma konusunda güçlüğü art­tırmaktadır.

 

200 kilometrelik bir kıyı için, Devletler, Bulgaristan'ın 4 torpido ve 6 deniz mo­toru [zatülhareke sandal} bulundurmasına izin vermek gereğini kabul etmişlerdir. Böyle olunca; Osmanlı Hükümeti de, kendi kıyılarının genişliği ile orantılı ölçüde bir miktar kıyı koruma gemileri bulundurabilmesini ister. Bundan başka, andlaşma tasarısında önerildiği gibi, denizcilik ve havacılık işlerine ilişkin olarak müttefiklerarası bir askeri denetleme komisyonu kurulması ilkesini kabul eder.

 

Maliye Hükümleri

Osmanlı Hükümeti, andlaşma gereğince kendisine düşen yükümlerin hakkiyle yerine getirilmesini sağlamak için, Osmanlı Maliye işlerini denetlemekle görevli bir komisyonun kurulmasını kabul eder.

 

Bir Osmanlı üye de bulundurulacak olan bu komisyonun yetkisi, yürütme ve yasa­ma güçlerinin yasal haklarına aykırı düşmemek koşuluyla, sözü edilen komisyonun ku­rulmasını gerektiren amacı sağlayacak ölçüde geniş olacaktır.

 

Eğer sözü edilen komisyon ile Osmanlı Hükümeti arasında bir anlaşmazlık çıkar­sa, bunun çözüm yeri Milletler Cemiyeti olacaktır. Osmanlı Hükümeti, maliye komis­yonu ile anlaşarak, Devletin kaynaklarını arttıracak olan koşulları görüşmeye zaten hazırdır. Fakat, Devletin uyruklarıyla yabancılar arasında haklı olmayan bir eşitsizlik kuracak ve Devlet hazinesinin iyileştirilmesine önemli bir engel oluşturacak olan eko­nomik kapitülasyonların yeniden kurulmasını kabul edemez.

 

Yargısal Kapitülasyonlar*

Osmanlı Hükümeti, adalet işlerinde bugün yürürlükte olan kapitülasyonların ye­rine geçecek yargı. reformu tasarısını düzenlemek ve kendisi de üye bulundurmak üze­re bir komisyon kurulmasını kabul eder. Bu Komisyon ile Osmanlı Hükümeti arasında görüş birliği elde edilemeyen noktalar üzerinde Milletler Cemiyeti Konseyinin kararı bağlayıcı olacaktır.

 

Bitiriş

Bu yanıtta öne sürülen düşünceler en temel sorunlarla sınırlanmıştır. Sözü edilen düşünceler, yenilmiş de olsa, hiçbir ulusa ilişkin olarak reddedilemeyecek ve yadsınamayacak olan hak ve adalet ilkelerini her zaman büyük bir özenle izlemek kaygısından esinlenmektedir.

* Osmanlı aslında Uhud-ı atika-i adliye denilmektedir. (Çev.)

 

Bu' duygulara dayanarak, Osmanlı Hükümeti, Müttefik Devletlerin yukarıdaki düşünceleri iyi karşılayacaklarına ve bunun değiştirilmiş olan bir andlaşma tasarısının öteki hükümlerinin görüşülmesini çok büyük ölçüde kolaylaştıracağından tam bir umut duymaktadır.

 

Ekler:

Numara 1 - Çanakkale Boğazı - Çanakkale haritası.

 

Numara 2 - Doğu Trakya-Topografya haritası (8 parça) - 1914 yılı resmi is­tatistikleri Halkın yapısında çeşitli öğelerin sınırı  Edirne kentinin plânı Trakya Ko­mitesince yayınlanan Edirne Vilâyeti başlıklı kitapçık.

 

Numara 3 - İzmir Halkı oluşturan çeşitli öğelerin çizelgesi  Çeşitli öğelerin sayısını gösteren üç grafik İzmir'in Yunan askerince işgaline ilişkin dört resmi rapor İzmir Müdafaa-i Hukuk-u Osmani Cemiyetince yayınlanan Türk İzmir başlıklı kitap­çık Yine sözü edilen Cemiyet'çe yayınlanmış olan Adalete Bir Hitap başlıklı kitapçık.

 

Numara 4 — Ermenistan Halkı oluşturan çeşitli öğeleri gösterir çizelge  Çeşitli öğelerin oranlarını gösterir üç grafik.

 

Numara 5 - Suriye ve Irak [Elcezire] Soylara [ırklara] ilişkin 3 harita Hal­kı oluşturan çeşitli öğeleri gösterir çizelge.

 

Osmanlı Devleti konusunda Müttefik Devletlerce düzenlenip Osmanlı temsilci heyetine verilen Barış Andlaşması tasarısına Osmanlı Temsilci Heyetince verilen yanıt, Haziranın yirmi beşinci Cuma günü akşam saat beşte, Fransa Hükümetinin Osmanlı Temsilci Heyeti yanındaki bağlantı [irtibat] subayı Albay (Kolonel) Henry'ye veri­lerek, Barış Konferansı Başkanı ve Fransa Başbakanı Mösyö Millerand'a ulaştırılmış­tır.

 

Yukarıdaki yanıt temel hükümlere ilişkin olup, Andlaşmanın içerdiği ikincil mad­delere ilişkin düşünceler de ayrıca kaleme alınarak, Sadrazamın [Zat-ı Sami-i Sadaretpenahi'nin] Paris'den ayrıldıkları Temmuzun sekizinci Perşembe günü akşamı saat sekizde, Albay (Kolonel) Henry aracılığıyla, Barış Konferansı Başkanlığına gönderil­miştir.

 

MÜTTEFİKLERİN KARŞI YANITI

[Barış Andlaşması tasarısına ilişkin olarak, Osmanlı temsilci heyetinin düşüncele­rine karşı Müttefiklerin verdikleri ve ültimatom niteliği taşıyan yanıtın Osmanlıcaya çeviri metni Peyam-ı Sabah gazetesiyle (21 Temmuz 1336/1920, No.11019, s.1) Vakit gazetesinde (21 Temmuz 1336/1920, No.943, s.1) yayınlanmıştır. Bu yanıtın sunulu­şunda, dili çağdaşlaştırırsak şöyle denilmektedir:

 

"Dışişleri Bakanlığına Paris'de [Osmanlı] temsilci heyeti üyelerinden Reşit Be­yefendi [Hazretlerinin] 17 Temmuz 1920 günlü telgrafının çevirisidir:

 

"Osmanlı Hükümetinin yapmış olduğu karşı çıkmalara Konferansça verilen yanıtı bugün saat beşte Albay'[Miralay] Henry bana iletti. Bu bildirinin metnini olduğu gibi yüksek katınıza sunarım:"]

 

Spa, 16 Temmuz 920 Müttefik Devletler, Osmanlı Hükümetinden imza olun­masını istedikleri Barış Andlaşması tasarısı konusunda, sözü geçen Hükümetin düşün­celerini, her balamdan, bütün kapsamıyla göz önünde tutmuşlardır. Osmanlı Hükü­metinin, Dünya Savaşındaki [kendi] sorumluluğunun, Müttefiklerinin sorumluluğun­dan daha hafif olduğu düşüncesini beslediği anlaşılmaktadır. Müttefikler, bu savı kabul edemezler. Bütün uluslara karşı düzenlenen suikasdın güttüğü o acıma duygusundan yoksun amaç, dünyanın gözlerinde en açık bir biçimde belirdiği bir zamanda, Türkiye, sözü edilen suikasda katılmıştır. Büyük Devletler, Türkiye'nin bu davranış biçimiyle, yarım yüzyılı aşan bir zamandan beri kendisine birçok kez dostluğunu kanıtlamış olan Devletlere karşı pek belirgin bir hayınlıkla, suç işlemiş olduğu kanısındadırlar. Mütte­fikler, kendisine karşı hiçbir düşmanca amaç beslememekteydiler.

 

Türkiye, savaşın sonuna değin tarafsızlığım korursa, Osmanlı Saltanatının bü­tünlüğünün güvence altına alınmasının Müttefiklerce üstlenildiği yolunda, Devletler­ce kendisine 1914 yılı Ağustosundan beri bildirilerde bulunulmuştu.

 

Osmanlı Devleti, bu bildirilere bir an bile göz atmak alçak gönüllülüğünü göstermemesiyle, savaşa girişinin nedeninin, dokunulmazlığım güvence altına almak kaygısı olmayıp, yalnız tutkulardan oluştuğunu kanıtlamıştı. Osmanlı temsilci heyeti, Osman­lı Devletinin savaşa girişinin insanlık dünyasına yol açtığı kötülüklerle yitikleri tümüy­le değerlendirmiyor gibi görünüyor.

 

Osmanlı Devletinin sorumluluğu o kadar geniştir ki, bu sorumluluk, Müttefiklerin Osmanlı ordularına karşı elde ettikleri utkunun gerektirdiği özverilerle ölçülemez. Bü­yük bir deniz ulaşım yolunu kapayarak, bir yandan Rusya ve Romanya'nın, öte yan­dan bunların batısındaki müttefiklerinin ulaşımını kesmekle, Türkiye, en az iki yıl sa­vaşın uzamasına ve Müttefiklerin milyonlara varan insan yaşamıyla yüzlerce milyar­lık yitiğe uğramalarına yol açmıştır.

 

Sonsuz ve sınırsız yitikler karşılığında, dünyanın özgürlüğünü yeniden kurmuş olanlara Türkiye'nin vermek zorunda olduğu ödence [tazminat] kendisinin ödeyebi­leceğini çok aşmaktadır. Müttefikleri Türklerin öteki uluslar üzerindeki egemenliklerine artık sonsuzluğa dek son vermek zamanının geldiğini açıkça görmektedirler. Savaş­tan önceki uzun dönemlerde, Bâb-ı Âli ile Büyük Devletler [Düvel-i muazzama] ara­sındaki ilişkilerin tarihi, Bulgaristan, Makedonya, Ermenistan ve öteki yerlerde işlenen ve insanlığın vicdanını kızgınlığa ve büyük tepkilere sürükleyen baskılara [zulümlere] son vermek konusunda sonuç almaksızın sürüp giden bir sürü girişimlerden başka bir şey değildir. Son yirmi yıl boyunca Ermeniler işitilmemiş vahşetlerle topluca öldürül­müşlerdir. Savaş sırasında, Osmanlı Hükümetinin öldürme, göçürme [tehcir] ve kötü işlemden oluşan fetih sonuçları, geçmişte buna benzer yaptığı eylemlerini fersah fer­sah aşmıştır. 1914 yılından beri, Osmanlı Hükümeti, düzmece bir devrime dayanan geçersiz bahanelerle erkek, kadın, çocuk sekiz yüz bin Ermeniyi topluca öldürerek ve iki yüz bin Rum ile iki yüz bin Ermeniyi yurtlarından göç ettirerek sürmüştür. Os­manlı Hükümeti, Türk olmayan uyruklarını yalnız yağma, saldırı ve öldürülmekten korumak konusunda kusur etmekle kalmayıp, üstelik, korumak zorunda olduğu halka karşı en vahşi saldırıları düzenlediğini açıklayan birçok kanıtlar vardır. Bu nedenler yüzünden, Müttefik Hükümetler Türk çoğunluğunun oturmakta olmadığı topraklan Türk boyunduruğundan kurtarmağa karar vermişlerdir.

 

Müttefik Devletler, Andlaşmanın Trakya ve İzmir'in Osmanlı egemenliğinden ayrılmasını kapsayan maddelerinde hiçbir değişikliğe razı olamazlar. Zira, bu iki bö­lüm topraklarda Türkler azınlıktadır. Aynı düşünce, Suriye ile Türkiye arasında çizi­len sınıra da uygulanır. Bundan dolayı, Büyük Devletler, Amerika Cumhurbaşkanının haklı ve insaflı bir biçimde saptayacağı bir sınır içinde, özgür bir Ermenistan kurul­masına ilişkin maddeleri hiçbir yönden değiştiremezler, İzmir'e ilişkin hükümler, İzmir'in ticaretini ve Anadolu ile olan alışverişini hiçbir bakımdan kısıtlamayacaktır. Tersine, limanın özgürlüğü Andlaşma ile güvence altına alınmış olduğundan, oradaki halk İzmir'in arkasındaki ona bağımlı toprakların çıkış yeri olmasından pek çok yarar­lanacaklar, dürüst bir hükümetin yönetimi altında sözü geçen liman içerisinin gerek­sinmelerini her vakitten daha etkin bir biçimde karşılayacaktır.

 

Bu konuda düşünülen yönetim "Danzig" limanı yönetiminin aynıdır. Boğazlar' ın yönetimini düzenlerken, Devletler, herhangi bir Türk Hükümetince uygarlığa karşı yeni hayınlıklar işlenmesine engel olacak önlemler alınmasından geri duramazlar. Böyle olunca, sözü geçen Devletler, Boğazlar' ın özgürlüğünü güvence altına almak için kurul­ması haklı ve yasal görünen yönetim biçiminin temel çizgilerini değiştirmeyeceklerdir. Bununla birlikte, Osmanlı Devletinin Boğazlar Komisyonunda temsil edilmesi konusun­da, Osmanlı temsilci heyetince öne sürülen görüşleri büsbütün göz önünde tutmamak doğru olmayacağı sanısındadırlar. Sözü geçen Devletler, Bulgaristan'a olduğu gibi, kıyıdaş bulundukça, Osmanlı Devletinin de Boğazlar Komisyonuna bir temsilci gön­dermesini kabule karar vermişlerdir. Bu konuda, sutaşırımı [maimahreci] 1.600 ton­dan çok olan buharlı gemilerin Müttefik, Devletlere teslimi gibi maddelerin kaldırıl­masına ilişkin olarak, Osmanlı Devleti yararına yapılması olanak içinde bulunan bir­takım başka değişiklikler işbu yanıta bağlı ekte yazılıdır.

 

Osmanlı Devletinin maliye işleri için denetleme kurulmasına ilişkin hükümler, kendisini korumanlık [vesayet] altına almak düşüncesinden doğmuş değildir. Sözü geçen hükümlerin metne konulması, Osmanlı Devletini eskiden yıkıma uğratmış olan ahlak kötülüklerinden ve vurgunculuktan kendisini korumak ve en sonunda emper­yalist akımlardan kurtarılmış olan Türk ulusunun mutlu ve iyi bir yönetimi olan bir ulus olmasını sağlamak gibi, büsbütün başka bir amaca yöneliktir.

Söze son verirken, Müttefikler, Andlaşma tasarısının, Osmanlı temsilci heyetinin tanıdığı niteliği taşımadığını belirtmek gerektiği kanısındadırlar. Bu Andlaşmanın, Türk Hükümetlerinin pek kıyıcı bir biçimde ve pek kötü yönettiği topraklardan Os­manlı Devletinin egemenliğine son verdirdiği doğrudur. Ancak, Türkiye'yi çok geniş ve verimli bir ülkesi olan bir ulusal hükümet [Devlet]* olarak, olduğu gibi tutmaktadır. Kararlaştırılan hükümlerden hiçbiri, Türkiye'nin yönetim biçimi iyileştirilirse, Türk ulusunun mutlu bir ulus olmasını engelleyecek nitelikte değildir. Andlaşma, hatta İstanbul'da Türklerin çoğunluk oluşturduğu şüpheli olduğu halde, sözü edilen kenti Osmanlı başkenti olmak üzere olduğu gibi tutmağa kadar varmaktadır. Sakınmalı ve sağgörülü davranışa uygun olup olmadığı düşünülmeğe değer olan bu kararı, Mütte­fik Devletler, Türklerin eski iktidarlarını kötüye kullanmış olmalarından dolayı çok büyük dir duraksama içinde almışlardır. Eğer Osmanlı Hükümeti, Andlaşmayı imza­dan kaçınırsa ve üstelik imzadan sonra, Anadolu'da söz geçirmesini yeniden kurmak ve Andlaşmanın yürütülmesini sağlamak konusunda güçsüz bulunursa, Müttefikler, Andlaşmanın maddelerine uygun olarak, bu kararı yeniden incelemek ve bu kez Türk­leri Avrupa'dan sonsuzluğa dek kovmak durumuna girebileceklerdir. Müttefik Dev­letler, Osmanlı Devletinin Andlaşma maddelerini kesinlikle kabul ettiğini ve imza ni­yetinde bulunduğunu bildirmek için on günlük bir süresi olduğunu Osmanlı temsilci heyetine bu yanıt belgesiyle bildirirler. Sözü geçen süre Temmuzun yirmi yedinci gü­nü gece yarısı sona erecektir. Eğer Andlaşma bu koşullar içinde imza edilmeyecek olur­sa, Müttefik Devletler durumun gereklerine uygun gördükleri önlemleri alacak­lardır.

 

Andlaşma tasarısının maddelerinde yapılan değişiklikler aşağıdadır: 40 Maddenin 4. satırında, "Bulgaristan" sözcüğünden sonra "Türkiye" sözcüğü eklenecek ve tümcenin arkası şu biçimde düzeltilecektir: "Eğer bu iki Devlet... olurlar ise".

 

Aynı maddenin sekizinci son satırının sonunda "Bulgaristan" sözcüğünden son­ra "ve Türkiye'nin" sözcüğü eklenecektir.

136. Maddede söz konusu süre, altı aydan üç aya indirilmiştir. 153., 164., 171. ve 173. Maddelerde söz konusu süre, üç aydan altı aya çıkarılmıştır.

 

211. Maddede, ikinci fıkradaki "l Ocak 920" tarihi, "15 Haziran 920" biçimin­de değiştirilmiştir.                                                     .........

 

258. Maddenin birinci fıkrasında (1) işaretiyle ve "her çeşit buharlı gemiler" söz­cükleriyle başlayan tümce, "bütün Alman gemileri" sözcüklerine kadar metinden çı­kartılmıştır.

 

289.  Maddedeki, "l Ağustos 914 tarihinde" [sözcükleri], "17 Ekim 912" tarihin­de"   biçiminde   değiştirilecektir.

 

290.  Madde, ikinci satırında,  "fıkra" sözcüğünden sonraki rakam "iki" yerine "üç" olacaktır.

 

291.  Maddede, "l Eylül 914" tarihi yerine "17 Ekim 912" tarihi konulacaktır.

 

293. Madde, birinci satırdaki "Hükümet" sözcüğünden sonra, "Müttefik bir Dev­let ya da yeni bir Hükümet", ikinci satırdaki "andlaşma" sözcüğünden sonra "ya da 17 Ekim 1912 tarihinden sonra yapılmış bütün andlaşmalar" sözcükleri eklenecektir.

 

Ayrıntılara ilişkin olarak yapılacak değişiklikler aşağıdadır: 144. Madde, ikinci fıkradaki "l Ağustos 914" tarihi yerine "l Ocak 914" konula­caktır.

* Yer yer Hükümet ve Devlet deyimleri özde; olarak kullanılmaktadır (Çev.)

 

178. Maddedeki birinci numaranın ikinci fıkrası aşağıdaki gibi değiştirilecektir:

 

"Sözü geçen yörede ve adalardaki berkitilmiş yerlerin [istihkâmatın] yenilenmesi ya da bunlara benzer berkitilmiş yerler yapılması yasaktır."

 

"Fransa, İngiltere ve İtalya Hükümetleri, kendi kendine işler Linini, İmroz ve Semadirek ve Bozcaada'yı da kapsamak üzere, bu yörede bulunan bataryaları hızla göndermek bakımından kullanılan yolları ve demiryollarını kullanım dışında bıraka­cak bir duruma sokmak hakkına sahip olacaklardır."

 

Sözü geçen Maddenin üç numaralı fıkrasında "Midilli" sözcüğü metinden çıkar­tılmıştır. Bu maddenin üç numaralı fıkrasındaki "birinci" sözcüğünden sonra, "Limni, İmroz, Semadirek, Bozcaada ve Midilli" sözcükleri eklenip, oradaki "birinci fıkra" sözcükleri metinden çıkartılacaktır.

 

178. Maddenin üç numaralı fıkrasının sondan bir önceki satırında, "161. Madde" sözcüğünden sonra, aşağıdaki tümce eklenecektir: "Bu Midilli adasına bir Yunan ko­ruma birliğiyle [kuwetiyle], 152. Maddede söz konusu edildiği üzere, sözü geçen yö­rede Padişahın koruma askerleri [asakir-i hassa-i Padişahi] bulundurulmasına engel değildir."

 

Sözü geçen Maddenin dördüncü fıkrasının birinci satırındaki "Devletler" söz­cüğünden önce, "birlikte davranan" sözcükleri konulacaktır.

 

302. Maddenin yedinci satırındaki "yerleşmiş" sözcüğünden önce, "Osmanlı Dev­leti hizmetinde bulunan yabancı görevlilerin maaşları, ödenekleri ve resmi ücretleri dışında olmak üzere" sözcükleri eklenecektir.

 

Osmanlı hükümetinin barış andlaşmasını imzalamağa karar verişi

 [Müttefiklerin, Osmanlı Hükümetinin düşüncelerine ültimatom niteliğindeki bu kesin yanıtı üzerine, Barış Andlaşması tasarısına karşı nasıl davranılacağı konusunda, 22 Temmuz 1920 Perşembe günü, Yıldız Sarayı'nda, Padişah Sultan VI ncı Mehmet Vahidettin'in başkanlığında bir Yüce Kurul [Meclis-i Âli] toplanmıştır. Bu toplantı­da görüşmelerden sonra, Barış Andlaşmasının Hükümetçe imzalanmasına karar verilmiştir. Sadrazam Damat Ferit Paşa Başkanlığındaki Hükümet, bu konuda resmi bir bildiri yayımlamıştır. Bildiri, Peyam-ı Sabah (24 Temmuz 1336/1920, No.11021, s.1) ve Vakit gazetelerinde de (24 Temmuz 1336/1920, No.945, s.1) yayınlanmıştır. Bu bildiri­nin metni, günümüz Türkçesiyle şöyledir:]

 

Resmi Bildiri

22 Temmuz 1336 (1920) Perşembe günü Padişahın Sarayında ve Padişahın hu­zurunda [Saray-ı Hümayun-u Mülukânede, Huzur-ı mekarim neşver-i  cenab-ı tâcdar-ı azami'de] ve Bakanlar, Senato üyeleri, bilim adamlarının önde gelenleri ve yük­sek subaylardan [Vükelâi-fahham ve Ayan-ı kiram ilerical-i ilmiye ve erkân-ı askeriye] — adları aşağıda yazılı kişilerden oluşan bir kurul toplanmıştır.

 

Toplantının başında, 17 Temmuz 1336 [1920] tarihiyle, Temsilci heyeti üyelerinden İçişleri Bakanı Reşid Beyefendi [Hazretierince] Dışişleri Bakanlığına, çekilip, Spa Konferansının Barış Andlaşması konusundaki kararını içeren ve aşağıda olduğu gibi yazılı bulunan telgrafı okundu:

 

[Müttefiklerin yanıtına ilişkin telgraf metni bir önceki belgededir]

 

Bakanlar Kurulu Tutanağı

Sözü geçen telgrafta yazılı karar üzerine, Bakanlar Kurulunca yapılmış olan gö­rüşmelerin sonucuna ilişkin 20 Temmuz 1920 tarihli tutanak:

 

Osmanlı Devleti Dünya Savaşına katılarak sonunda, Müttefiki bulunduğu Devlet-ler takımının yenilmesiyle, 1918 tarihinde Mondros'da bir Bırakışma [Mütareke] im­za eyledi. Savaşın kökeni, nedenleri ve etkenleri, yirmi aydan beri sürüp giden Bırakış­mada olup bitenlerin hepsi herkesçe bilindiğinden, yinelemeye gerek olmayıp, ancak Bırakışma süresince siyasal durumumuzda çeşitli evreler görülmüş ve kimi vakit Os­manlı İmparatorluğuna son vermek ve Osmanlı Saltanatını ve İslam ulusunu [milleti islâmiye] İstanbul'dan çıkarmak gibi kamu vicdanını yaralayacak söylentiler dolaşıp durmuş ve, kimi vakit, Osmanlı Devletinin siyasal bütünlüğü açısından olağanüstü önemi apaçık olan Trakya ve İzmir sorunlarının uygun bir biçimde çözüleceği umut edilmekte bulunmuş idi.

 

11 Mayıs 920 tarihiyle Osmanlı Devletine önerilen Barış Andlaşması, yaygın söy­lentilere son vererek, Müttefik Devletlerin [İtilafüyun'un] Osmanlı Devletine gerçek biçimde yüklemek istedikleri koşullan bildirmiş ve herkesçe içeriği öğrenilmiş olan bu Andlaşma, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkıntılarından Trakya'nın bir parçası ile Anadolu'da yeni bir küçük Devlet kurulmasını öngörmüştür. Hüküme­tin [Devletin] bağımsızlığı bir sosyal topluluğun yaşamının temeli olduğu halde, bu Andlaşmaya göre [Devlet] eylemlerinde ve işlemlerinde tümüyle bağımsız bulunmuyor; en son ölçüde kısıtlanan askerlik, yönetim, iktisat, maliye ve bayındırlık işlerinin dene­tim altında işleyeceği gösteriliyor.

 

1912 tarihinde imza edilen Andlaşma uyarınca, Rumeli'de Meriç ırmağından sınır saptanmasında ve Anadolu'da Devletin ayrılmaz bir parçası saydığımız İzmir sorunun­da pek haklı olan istemlerimiz yerine getirilmiş olsaydı, zamanın geçişiyle ve Osmanlı ulusunun ve Hükümetinin göstereceği çalışma ve akıllıca davranışla, denetim yöneti­minin günden güne hafiflemesi ve bir gün sona ermesi olasılık içinde idi.

 

Osmanlı Saltanatı ve Hükümeti, bugün iki olasılık karşısında bulunuyor: Ya, Andlaşmayı içerdiği ağır ve korkunç koşullar ile kabul etmek, ya da red eyle­mek. Kabul edilirse, İstanbul, Osmanlı Saltanatı ve islam Halifeliği [Hilafeti] başkenti olarak kalmak üzere, bilinen sınırlar içinde bir küçük Devlet varlığım koruyabilecek­tir.

 

Şu kadar ki, bu güçsüz varlığını kendini çevreleyen Ermeni Cumhuriyeti ve yakın zamanda kurulması pek olası bulunan Rus imparatorluğu ile Romanya ve Bulgaristan ve son olarak Eski Çağlardan beri hiçbir vakit bu derece genişlememiş olan Yunan Dev­letleri arasında ve acıklı bir durumda korumakla uğraşacak ve fakat zamanlar perdesi arkasında saklı geleceğin gizlerine bağlı kalarak, insan gücünün üstündeki sonsuz Tan­rısal gücün dileklerine uygun biçimde korunmuş bulunacaktır.

 

Andlaşma reddedilirse, şimdi Anadolu'da varolan savaş durumu Marmara hav­zasına da yeniden geri gelmekle, Osmanlı Saltanatına ve Osmanlı Hükümetine son verilerek ve Müttefik Devletler hükümetin yönetimini ellerine alarak, İzmir ve Bursa illerinde olduğu gibi, başkaldıranların Anadolu'nun öteki yerlerinde de bastırılması yoluyla zaten varolan etki [nüfuz] bölgelerinin kesin istilâ biçimine dönüşmesine mey­dan verilmiş ve Devletin kalanınının son bölünüşü savaşın geri gelmesinin doğal so­nuçlarından bulunmuş olacaktır.

 

Ne soy [ırk] ne de tarih açısından Yunan ile hiçbir zaman ilişkisi olmayan, duygularımızı ve vicdanlarımızı titreten nice sevgili anıları içeren Edirne kenti yitirildi. Öğe­mizin bütünlüğünü sağlayan, ulusal simgemiz, tarihimizin özeti olan İstanbul kenti de bütün islâm halkı, binlerce cami ve minare ve ulusumuzun övünç baştacı olan o ulu sultanların, çok eski zamanlarda yücelik gururunda ölçüyü aşırtmamak için, yer yüzünde kendilerinden büyük yalnız Allah olduğunu atalarımızın uyardıkları Osman oğulları­nın saygı duyulan mezarlarını kendi atalarının mezarlarıyla birlikte henüz derinleme­sine bakılıp görülemeyen bilinmez geleceğin karanlığına bırakarak göç yollarına düş­mek zorunda olacaklardır. Bundan başka, başkentte ve dolaylarında binlerce subay savaş tutsağı sayılarak, olasılıkla uzak adalara gönderilecek ve savaşın yeniden geri gelmesinden başlayarak, sivil halkın beslenmesini sağlamakta karşılaşacağı güçlükler, yalnız İstanbul'da 650.000'den çok din kardeşimizin [ehl-i tevhid] yaşamım tehlikeye sokacak ve bu yıkımdan her tabakada bulunan halk etkilenecek ve acı çekeceği gibi, bunun Osmanlı Hanedanına [Hanedan-ı Celil-i Saltanat-ı seniye'ye] kadar yüksel­mesinin bile gerçekleşmesi kesin bulunacaktır.

 

Böylece, varlığı 700 yıla yaklaşan eski ve yüce Osmanlı Saltanatı, sonsuzluğa dek tarihin sayfalarını süsleyecek olan o parıldayan geçmişiyle birlikte, Tanrı göstermesin, çökerek, yüreğimizin birlikte çarptığı bütün İslam dünyasının yüce çıkarları, Osman oğullarının Saltanatı ve Halifeliği [Hilafeti] felaketli yıkıntılar altında, olasılıkla birçok zaman için yok olup gidecektir.

 

Düş kurmalarla ve olmayacak şeyleri kafamızdan geçirmekle uğraşılacak zaman­lar geçmiş ve gözümüz önünde bütün ağırlığı ile beliren şu olağanüstü yıkımın ciddiliğiyle orantılı önlemler alınması anı gelmiştir.

 

Daha önce bildirilen ve bu kez 16 Temmuz 920'de Spa Konferansınca hükümleri doğrulanan Andlaşma, ne haklı ne de uygulanabilir nitelikte olmayıp, yenik düşmüş bir ulusa [kavme] yenenlerin isteğini yüklemek istiyor. Hakkın, sonunda kuwete üstün gelmesi konusundaki inancımız sarsılmaz olmakla birlikte, şu çok ağır ve acılı anda, baş­langıç bildirisinde açıklanmış olduğu üzere, Osmanlı Devleti iki yoldan birini seçmek zorundadır. Ya İstanbul'da ve ulusal beşiğimiz olan Anadolu'da egemen kalarak, kü­çük ve fakat yine bir Devlet durumunda bulunmak; ya da yapılmış önerileri reddede­rek, Osmanlı Devletinin yaşamına son vermektir. Anayasa 'da   [Kanun-u   Esasi'de] toprak katılması ve bırakılmasını gerektiren andlaşmaların yapılması Ulusal Meclisin [Meclis-i Milli'nin] kabulüne bağlı olduğu yazılı ise de, ulusun gerçek düşüncelerini dile getirebilecek millet vekillerinin toplanması ve geçerli bir seçim yapılması şimdiki durumda olanaklı olmadığının açıklanmayı bile gerektirmeyecek olduğundan ve Meş­rutiyet ancak vatanımızın varolmasına bağlı olabileceğinden, savaş ilânı ya da barış yapmak hakkı yine Anayasa ile Padişaha [Zat-ı Şevketsimat-ı Hazret-i Padişahi' ye veril­miş olması göz önünde tutulunca, söz konusu yasanın bu fıkrasına dayanarak, Devletin varolmasını küçültülmüş bir biçimde olsa bile, sağlayan Andlaşmanın kabulü zorunlu görülerek, yalnız hiç olmazsa Istranca Çatalca çizgisinin, önceki sınırımız olan Midye Enez'a kadar çıkartılması ve bu durumda da tarafsız bölgenin, Marmara   kıyısından kaldırılarak, yalnız Boğazlar' a ayırmak ve İzmir'in Hamburg kenti türünden özgür bir kent durumunda ve kendine özgü yönetimi ve kutsal Halifelik [Hilafet] İslam top­luluğunun bir konusu, böyle olunca da bu konu dinsel sorunlardan olduğundan, bu­nun siyasal bir andlaşmada yeri olmayacağına ilişkin Konferansa daha önce sunulmuş olan açıklamaların andlaşmaya yazılması ve eklenmesi ve İzmir ve Trakya konusun­daki öneriler kabul edilmezse, İzmir ve Trakya yönetiminin uluslararası niteliği ola­cak, Boğazlar Komisyonuna verilmesi gibi küçük •değişikliklerin bir kez daha Yüce Barış Meclisinin insaf ve hakgözetirlik duygularına sunulması uygun görülmüştür.

 

Reşid Bey'in son telgrafları

 

Versailles'dan, 19 Temmuz tarihiyle, Reşid Beyefendi Hazretlerinden gelen telg­raf:

 

"Spa Konferansından dönen, bu Konferans üyelerinden önemli bir kişiyle dün görüştüm. Bu kişi, Konferansdan verilen yanıta son derece üzüntü "açıklamakla birlikte, kendisi gerekli savunmalarda bulunmuş ve bu görüşler reddedilmemekle birlikte, des­teklenmemiş de olduğunu bildirdikten sonra, Andlaşmayı imzadan kaçınırsak, İstanbul'u elimizden alacaklarını ve bu yüzden de imzalamanın hayırlı olacağını söylemesi üzerine yazılacak yanıtta İstanbul'un bize kalması Osmanlı Hükümetince Anadolu karışıklığının* ortadan kaldırılması koşuluna bağlı bulunduğuna göre, imza edildiği durumda bile, başkentin varlığını sağlamış olamayacağını söyledim, Kendisi, Osmanlı Devletinin iyi yönetilmesiyle varoluşunun sürdürülmesine çalışmak gerektiğine ilişkin iyi dilekli sözlerle karşılık verdi. Ferman."

* Atatürk'ün önderliğini yaptığı Ulusal Kurtuluş Savacı kastedilmektedir. (Çev.)

 

Sadrazam'ın söylevi

 

Yukarıda yazılı resmi kâğıtların okunmasından sonra, Sadrazam [Zat-ı sami-i sadaretpenahi] aşağıdaki konuşmayı yapmışlardır:

 

"1700 yıl önce Roma İmparatorluğu'nun dağılışından beri tarih ikinci bir önemli olay karşısında bulunuyor: Önceleri güçlü, görkemi ve ünü dünyayı sarmış olan kos­koca Osmanlı Devleti, on yıllık korkunç yanlışlarla bugünkü acıklı duruma düşmüştür.

 

Yenenler takımının, Osmanlı Devletine önerdiği andlaşma, düşünceleri ürküte­cek ölçüde ağır ve şiddetli. Bir yandan düşkün ve acıklı bir varlık sağlıyor; öte yandan, red durumunda, kesin yokolmayla tehdit eyliyor.

 

İstanbul'un bizde kalması ve Osmanlı Devletine bir varlık tanınması, Padişahı­mız Efendimiz Hazretlerinin uğursuz savaşa son veren tahta çıkışlarından beri, en güç zamanlarda gösterdikleri dayanıklılık ve akıllıca davranış ve islamiyet ve uygarlık dün­yasının Padişahımızda duyduğu saygı ve güven sonucudur. Yoksa Osmanlı Devletinin de, varlığına son verilen Avusturya imparatorluğu ile aynı durumda olması olasılığı vardı. Bugün varolma ya da yokolma sorunu karşısında bulunuyoruz. Şimdiki duru­mun kökeni ve nedenleriyle etkenleri, bütün ayrıntıları ve her yönüyle herkesçe bilin­diğinden ve barış sorunu yirmi aydan beri herkesçe incelenmiş ve derinleştirilmiş ol­duğundan, burada bulunan saygı değer kişilerin kafasında oluşan kararın sonucunu bildirmek yeterlidir. Eğer yokoluşu varoluşa üstün tutan varsa, söz aldıktan sonra dü­şüncesini sözlü ya da yazılı olarak kısaca bildirerek, tutanağı imza etmesini dilerim.

 

Söz istemeyenler, Devletin varoluşunu ve varlığını sürdürmesini yokolmağa üstün tutanlardan sayılacaklardır.

 

Konuşanların görüşleri

Bunun üzerine, Senato üyelerinden [Âyan' dan] Mustafa Sabri Efendi söz alarak, şimdiki durumun nazikliği ve tehlikeli oluşu derecesinin okunan resmi kâğıtlardan ye yapılmış olan yüce konuşmadan tümüyle anlaşılmış olduğundan, başkaca düşünce öne sürmeğe gerek görmediğini ve Hükümetin durumundaki çaresizliği anlayışla değerlen­direrek, ona göre gereken girişimleri yapmağa çalışmakta bulunduğunu söylemiş ve • sonra söz alan Senato üyelerinden Hadi Paşa [Hazretleri]* aşağıdaki gibi konuşmuş­tur:

 

"Osmanlı Saltanatının, koskoca İslam ulusunun [millet-i muazzama-i islâmiye] bugün karşılaşmış bulunduğu bu çok büyük ağlatıya [haile-i kübraya] karsı duygulara kapılmamak ve tam bir ağır başlılık ve durgunlukla durumu usa vurmak gerekir. Böy­le olunca, şairlik düşleri ya da özellikle kaba sözler ileri sürmeğe kesinlikle izin verile­mez. Çünkü, bugün çevrili bulunduğumuz tehlike pek büyüktür. Bunların Devletin manevi varlığına etkisi ikinci derecede kalır. Okunan resmi kâğıtların içeriğinden ve Sadrazam Paşa [Hazretlerinin] söylediklerinden anlaşıldığı üzere, sorunun kendisi.pek belli ve apaçıktır; başka bir deyişle, varolma ya da yokolma sorunudur. Yokolma, or­tadan kalkmadır. Bir saltanata ilişkin olarak, ortadan kalkıştan daha çirkin bir şey dü­şünülemez. Bu yüzden, üzüntü duygularına ve kişisel kızgınlıklara kapılarak, şiddetli koşullar ve sert hükümler altında varlığım sürdürmekten ise, ölmek yeğdir demek doğ ru bir kuram değildir. Ortadan kalkmak [inkıraz] demek, intihar demektir. Bir kişinin kendine kıyması Tanrı gözünde en büyük günahlar' dan sayıldığı halde, 1300 yıllık bir islâm Halifeliği ve 600 yıllık bir büyük Osmanlı Devletinin kendi yaşamına son ver­mesinin ne ölçüde ağır bir durum olacağı her türlü açıklama dışı kalmaktadır. Durum ne kadar acıklı olsa, üzgünlüğe yenik düşmeyelim. Göz önüne getirilsin ki, bir ağacın dalları budanmakla onun kökünü çıkarıp atmak mı gerekir? Kökü yerde oldukça o ağaç elbette taze yaşam bulur. Bunun gibi, [Cennetmekân] Sultan Osman Gazi'nin kökünü diktiği Osmanlı Saltanatının o güzel kokulu ağacı bugün tümüyle budanmış olmakla birlikte, umut kesmek, karamsar olmak gerekmez. Buna iyi bakacak olursak, bu ağacın kökünü çıkarmazsak, ortadan kalkmasına engel olursak, zamanın geçmesiyle gelişir, yaşar ve o vakit "güzelkokulu ağaç.. ." v.b. . ortaya çıkar. Tanrı' dan [Cenab-ı Hak'dan] umutsuzluğa kapılmamamızı dilemekle birlikte, bu Saltanata uzun ömürler vermesini ve kıyamet gününe kadar varolmasını yakarış ile sözlerime son veririm."

 

* Sevres andlaşmasını imzalayanlardan; eski Genelkurmay Başkanlarından (Çev.)

Bundan sonra, Mareşal [Müşir] Kâzım ve Osman ve Senato üyelerinden [Âyan' dan] Rauf Paşalar [Hazretleri], Andlaşmanın kabulünü zorunlu gördüklerini söyle­mişler ve Senato üyelerinden [Âyan' dan] Abdurrahman Şeref'in [Beyefendi], Andlaşma Anadolu'da uygulanmazsa, andlaşma metninde yazılı birtakım hükümlere karşı alı­nacak davranış biçiminin ne olacağını sorması üzerine, Anadolu'daki hareketlerin bas­tırılması için elbirliğiyle çalışmak gerekeceği* ve buna girişilmezse, şimdi okunan telg­raftan anlaşıldığı üzere, Yunan askerinin Anadolu'ya gireceği ve buna meydan vermenin ulusal saygınlığımızı tümüyle sarsacağını söyleyerek, başarı elde edilmesinin Tanrı' dan [Cenab-ı Hak'dan] dilendiği Sadrazam Paşa'ca [taraf-ı sami-i sadaretpenahiden] söy­lenmiştir. Bundan sonra söz alan Senato üyelerinden [Âyan' dan] Mustafa Âsim Efen­di [Hazretleri], Anadolu sorununun andlaşma metninde Hükümete sunulmuş olması, bir Türk Hükümetinin varlığım kabul etmek ve ona güven göstermek olup, Hüküme­tin engelleri yenmekte kararlı oluşu ve düşündüğü gibi bu yolda ciddi girişimlerde bu­lunursa kaygıya yer kalmayacağını söylemiş ve son olarak, andlaşmaya imza konulma­sını kabul edenlerin ayağa kalkmaları Padişahça [Hazretlerince]  [taraf-ı eşref-i haz-ret-i padişahiden] emir ve ferman buyrulmasıyla, Meclis tümüyle ayağa kalkıp, yal­nız Topçu Tümgenerali [Feriki] Rıza paşa çekimser olduğunu söylemiş ve Meclis sona ermiştir.

 

Meclis'e katılanlar

Bakanlardan başka Senato üyeleri, yüksek dereceli askerler ve bilim çevresinin önde gelenlerinden Yüksek Meclis'de hazır bulunanlar aşağıda gösterilmiştir:

 

Senato [Heyet-i Ayan] başkanı Tevfik Paşa Hazretleri, eski Sadrazamlardan [sadr-ı esbak] izzet Paşa Hazretleri, eski Sadrazamlardan AH Rıza Paşa Hazretleri, eski Sadrazamlardan Salih Paşa Hazretleri, Mustafa Sabri Efendi Hazretleri, Mareşal [müşir] Fuad Paşa Hazretleri, Mareşal [Müşir] Osman Paşa Hazretleri, Müşir Ömer Rüşdi Paşa Hazretleri, Birinci Ferik Süleyman Paşa Hazretleri, Abdurrahman Şeref Beyefendi Hazretleri, Refet Beyefendi Hazretleri, Topçu Feriki Rıza Paşa Hazretleri, Aristidi Paşa Hazretleri, Seyid Abdülkadir Efendi Hazretleri, Tevfik Beyefendi Haz­retleri, Hadi Paşa Hazretleri, Rıza Tevfik Beyefendi Hazretleri, Mustafa Efendi Haz­retleri, Âdil Beyefendi Hazretleri, Vasfi Efendi Hazretleri, Eski Maliye Bakanı Hamdi Efendi Hazretleri, Mustafa Asım Efendi Hazretleri, Mavroyani Beyefendi Hazretleri, İzzed Fuad Paşa Hazretleri, Abdülhak Hâmid Beyefendi Hazretleri, Azaryan Efendi

* Sadrazamın ağzından üzerinde önemle durulması gereken bir tümce. (Çev.)

 

Hazretleri, Bohor Efendi Hazretleri, Aram Efendi Hazretleri, Dilber Efendi Hazret­leri, Zeynel Âbidin Efendi Hazretleri, Müşir Zeki Paşa Hazretleri, Müşir Kâzım Paşa Hazretleri, Müşir Nuri Paşa Hazretleri, Kadıasker Mahmut Nuri Efendi Hazretleri, Fetva Emini Ali Rıza Efendi Hazretleri, Meclis-i Tedkikat-ı Şer'iye Reisi Mehmed Tevfik Efendi Hazretleri, Genel Kurmay Başkanı [Erkân-ı Harbiye Reisi] Ferik Hamdi Paşa Hazretleri, Savaş Sorumluları Savaş Divanı üyesi [Harb Mes'ulleri Divan-ı Harbi Âzasından] Mustafa Nuri Paşa Hazretleri, Birinci Ferik Zeki Paşa Hazretleri, Emekli general [Ferik-i Mütekaid] Muhsin Paşa Hazretleri, Eski Genel Kurmay ve Askeri Yargıtay Başkanı [Erkân-ı Harbiye ve Divan-ı Temyiz-i Askeri Reis-i Sabıkı] Ferik Fuad Paşa Hazretleri, Topçu Ferikliğinden Mütekaid Fuad Paşa Hazretleri, Topçu Dairesi Riyasetinden Mütekaid Ali Refik Paşa Hazretleri, Topkapı Saray-ı Hümayunu Muhafızı Mütekaid Ferik Rıza Paşa Hazretleri, Mütekaid Ferik Şakir

Paşa Hazretleri, Mütekaid Ferik Galib Paşa Hazretleri.

Meclis bir buçuk saat sürmüştür.

 

BARIŞ ANDLAŞMASININ İMZALANMASI

[Barış Andlaşması, Osmanlı temsilci heyeti üyeleriyle Müttefik Devletler temsil­cileri arasında, 10 Ağustos 1920 günü Sevres'de imzalanmıştır. Andlaşmanın imza­landığı haberini İstanbul gazeteleri, bu arada Peyam-ı Sabah (12 Ağustos 1920, No.11040, s.1) ve Vakit (12 Ağustos 1920, No.962, s.1) vermişlerdir. Vakit gazetesi, ayrıca kara çerçeve içinde "Bugün Milli Matem Günüdür" başlığı ile bugünkü dilimizde özleştirirsek şöyle demektedir: "Barış Andlaşmasının imzası haber alındığı günün ulusal yas günü sayılması önceden kararlaştırılmıştı. Bu karar uyarınca, bugün, ulusal yas gü­nü sayılacak ve bütün İslâm ve Türk kurumlan kapalı bulunacaktır. Saat birde her türlü taşıt araçları yas simgesi olarak beş dakika duracaklardır."

 

Andlaşmanın imzalanış haberini, sözünü ettiğimiz iki gazete dillerini özleştirirsek şöyle vermişlerdir:] Peyam-ı Sabah (12 Ağustos 1336/1920, No.11040, s.1):

 

Andlaşmamız imzalandı

 

Sevr, 11 (Amerika Ajansı) Türkiye Barış Andlaşması dün [10 Ağustos 1920] öğleden sonra saat dördü sekiz dakika geçe burada imzalandı. Türkiye adına en önce Hadi Paşa andlaşma altına imza koydu. İmza törenine Fransız Başbakanı Mösyö Mil­ler and başkanlık ediyordu. Türk temsilcilerinin imza töreni bittikten sonra, Mütte­fikler temsilcileri andlaşmayı imzaladılar. Bunlar arasında italya, Yunanistan temsil­cileri de bulunuyordu. Sırbistan ile Hicaz Hükümetleri imzalamadılar. Zaten törende temsilcileri de hazır bulunmamışlardı.

 

Dün sabah Paris'de bulunan temsilci heyetimizden Bâb-ı Âli'ye gelen şifreli uzun bir telgraf ile Barış Andlaşmasının Sah günü saat dörtte imza edildiği bildirilmiştir. Sözü geçen telgraf hemen  çözülerek, toplanmış olan Bakanlar Kurulunda görüşülmüş ve Sadrazam Paşa [Hazretlerine] bilgi verildikten sonra, başkaldırmış kuvvetlerden* [Kuva-i bâgiye'den] kurtarılan illere genelge ile bildirilmesi kararlaştırılmıştır.

 

Vakit (12 Ağustos 1336/1920, No.962, s.1):

BARIŞ ANDLAŞMASI ÖNCEKi GÜN İMZA EDiLDi

[Amerikan Ajansı'nın yukarıdaki haberi verilmektedir]

 

Paris, 10 (Amer. A.) Türkiye Barış Andlaşması bugün öğleden sonra Mösyö Millerand' ın başkanlığında, Sevres Ulusal Porselen Fabrikası salonunda imza edilmiş­tir. Almanya, Avusturya ve Bulgaristan zaten Barış andlaşmasını imza etmiş oldukla­rından, Müttefik Devletlerin son düşmanı ile de sonunda böylece barış durumu resmen ilân edilmiştir.

* Kuvayi Milliye'den (Çcv.)